sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.02.2015

87. Oscar Ödülleri Tahminleri


İlginç bir şekilde yılın bu dönemleri sanki daha zor geçiyor. Geçen yıl Oscar tahminleri öncesi uzun bir giriş ile Gezi’den, yalandan yolsuzluktan, Emek’in yıkılmasından bahsetmiş; olmayacak senaryoların üstünde bulunduğumuz toprak parçasında cereyan edişine sitem etmiştim. “Güç” demiştim, böylesi dönemlerde Oscar’ı kazanacakları tahmin etmek için çaba sarf etmek bile hayli güç. Öte yandan aşağıdaki cümleyi ilave edip konuyu Oscar’a taşımıştım. Alttaki paragraftan öte iyiye giden bir şey olmadığına göre yine aynı hislerle ilerlemekten başka çare yok.
“Kolay dönemler değil bunlar; hep yaşanmış ya da hep yaşanacak zamanlar da değil. Daha hafızamızda yer almayan ama bir gün kesinlikle karşılaşacağımız senaryoların alt metinlerini oluşturuyoruz baskıcı bir devlet yüzünden derin üzüntüler yaşayarak belki de… Öyle senaryolar ki, Gezi’yi bize tekrar yaşatacak, bundan elli yıl sonra bugüne bakıp güçlü ve kolektif bir hikâye tasarlamak istediğinde bizden sonraki jenerasyonlar, onun en güzelini ve en gerçeğini anımsayacaklar. Zor dönemler dedik ya, işte bu zor dönemlerde ayakta kalabilmenin yolu alışkanlıkları devam ettirebilmekten geçiyor olsa gerek. Bu nedenle haliyle son derece “film noir” tadında yaşıyorken hayatı; araştırmaya, öğrenmeye, kaydetmeye ve tahmin etmeye devam etmek lazım.”

2015 Oscar’larına dair aylardan beri düşündüğüme gelince, uzun zamandır bu kadar favorisiz bir Oscar adaylık listesi görmemiştik. Her sene en azından harikalar yaratan bir filme tutunduğumuzu biliyoruz, bu sefer iyi olmasına karşın dehşet vurulduğumuz bir film bulmak hiç kolay değil. Evet, her birinin farklı özellikleri ve güzellikleri mevcut; ama yine de yıllar sonrasında ne kadar hatırlanacakları muamma. Ancak birbirine hemen hemen eş kalitede olup çok sayıda adaylık alan filmlerin arasındaki rekabetin, kampanyalar süresince hayli sıkı geçtiğini unutmamak lazım. Bu durumun ve genel havanın sürprizlere açık ve herkesi ters köşe yapabilecek sonuçlara yol açacağı gerçeği, birkaç dal dışında kesin konuşamayan bizler için emin olabildiğimiz tek nokta. Zira En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında o kadar ilginç ödül dağılımları oldu ki Oscar öncesi, tüm tahminler tepetaklak vaziyette. Geçen sene olduğu gibi, kısalara dair pek söz sahibi değilim ve yine geçen seneki gibi belgesellerin bazıları hariç izlemediğim yapım bulunmuyor. Yine de, tahminlerdeki başarı oranının geçen yıldaki şekliyle, 21’de 20 olamayacağına şimdiden kendimi hazırladım. Zaten, Pazar gecesi sabahlarken tanıklık edeceğimiz gösterinin en keyifli tarafı da bu değil mi?

Not: Kış Uykusu’na Yabancı Dilde En İyi Film adaylığı vermeyenlere bir kez daha yazıklar olsun.
Not 2: American Sniper’ı bu denli baş tacı edenlere çok kez daha yazıklar olsun.

En İyi Film

American Sniper / Birdman/ Boyhood
 / the Grand Budapest Hotel / The Imitation Game / Selma / The Theory of Everything / Whiplash
Kazanacak: Birdman
Kazanması istenen: Birdman

En İyi Yönetmen
Wes Anderson (The Grand Budapest Hotel) / Alejandro González Iñárritu (Birdman) / Richard Linklater (Boyhood) / Bennett Miller (Foxcatcher) / Morten Tyldum (The Imitation Game)
Kazanacak: Richard Linklater (Boyhood)
Kazanması istenen: Alejandro González Iñárritu (Birdman)

En İyi Erkek  Oyuncu
Steve Carell (Foxcatcher) / Bradley Cooper (American Sniper) / Benedict Cumberbatch (The Imitation Game) / Michael Keaton (Birdman) / Eddie Redmayne (The Theory of Everything)
Kazanacak: Eddie Redmayne (The Theory of Everything)
Kazanması istenen: Michael Keaton (Birdman)
En İyi Kadın Oyuncu
Julianne Moore (Still Alice) / Rosamund Pike (Gone Girl) / Reese Witherspoon (Wild) / Felicity Jones (The Theory of Everything) / Marion Cotillard (Two Days, One Night)
Kazanacak: Julianne Moore (Still Alice)
Kazanması istenen: Julianne Moore (Still Alice)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu 
J.K. Simmons (Whiplash) / Edward Norton (Birdman) / Mark Ruffalo (Foxcatcher) / Ethan Hawke (Boyhood) / Robert Duvall (The Judge)
Kazanacak: J.K. Simmons (Whiplash)
Kazanması istenen: J.K. Simmons (Whiplash)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Patricia Arquette (Boyhood) / Emma Stone (Birdman) / Laura Dern (Wild) / Keira Knightley (The Imitation Game) / Meryl Streep (Into the Woods)
Kazanacak: Patricia Arquette (Boyhood)
Kazanması istenen: Emma Stone (Birdman)

En İyi Özgün Senaryo
Birdman (Alejandro González Iñárritu, Nicolás Giacobone, Alexander Dinelaris ve Armando Bo) / Boyhood (Richard Linklater) / The Grand Budapest Hotel (Wes Anderson) / Nightcrawler (Dan Gilroy) / Foxcatcher (Dan Futterman ve E. Max Frye)
Kazanacak: The Grand Budapest Hotel (Wes Anderson)
Kazanması istenen: The Grand Budapest Hotel (Wes Anderson)
En İyi Uyarlama Senaryo
Whiplash (Damien Chazelle) / The Imitation Game (Graham Moore) / The Theory of Everything (Anthony McCarten) / Inherent Vice (Paul Thomas Anderson) / American Sniper (Jason Hall)
Kazanacak: Whiplash (Damien Chazelle)
Kazanması istenen: Whiplash (Damien Chazelle)
En İyi Kurgu
American Sniper / Boyhood / The Grand Budapest Hotel / The Imitation Game / Whiplash
Kazanacak: Boyhood
Kazanması istenen: Whiplash
En İyi Görüntü Yönetimi
Birdman / The Grand Budapest Hotel / Ida / Mr. Turner / Unbroken
Kazanacak: Birdman
Kazanması istenen: Birdman
Yabancı Dilde En İyi Film
Ida (Polonya) / Leviathan (Rusya) / Wild Tales (Arjantin) / Tangerines (Estonya) / Timbuktu (Moritanya)
Kazanacak: Wild Tales (Arjantin)
Kazanması istenen: Leviathan (Rusya)
En İyi Animasyon
The Boxtrolls / Big Hero 6 / How to Train Your Dragon 2 / The Tale of the Princess Kaguya / Song of the Sea
Kazanacak: How to Train Your Dragon 2
Kazanması istenen: The Tale of the Princess Kaguya

En İyi Belgesel
Citizenfour / Finding Vivian Maier / Virunga / Last Days in Vietnam / The Salt of the Earth
Kazanacak: Citizenfour
Kazanması istenen: Citizenfour 
En İyi Prodüksiyon Tasarımı
The Imitation Game / Into the Woods / The Grand Budapest Hotel / Interstellar / Mr. Turner
Kazanacak: The Grand Budapest Hotel
Kazanması istenen: The Grand Budapest Hotel
En İyi Kostüm Tasarımı
Maleficent / Into the Woods / The Grand Budapest Hotel / Inherent Vice / Mr. Turner
Kazanacak: The Grand Budapest Hotel
Kazanması istenen: The Grand Budapest Hotel
En İyi Makyaj
Foxcatcher / The Grand Budapest Hotel / Guardians of the Galaxy
Kazanacak: The Grand Budapest Hotel
Kazanması istenen: Foxcatcher
En İyi Görsel Efekt 
Captain America: The Winter Soldier / Dawn of the Planet of the Apes / Guardians of the Galaxy / Interstellar / X-Men: Days of Future Past
Kazanacak: Interstellar
Kazanması istenen: Interstellar

En İyi Özgün Müzik
The Imitation Game (Alexandre Desplat) / Interstellar (Hans Zimmer) / The Grand Budapest Hotel (Alexandre Desplat) / The Theory of Everything (Jóhann Jóhannsson) / Mr. Turner (Gary Yershon)
Kazanacak: The Theory of Everything (Jóhann Jóhannsson)
Kazanması istenen: The Theory of Everything (Jóhann Jóhannsson)
En İyi Özgün Şarkı
Glory (Selma) / I’m Not Gonna Miss You (Glen Campbell: I’ll Be Me) / Grateful (Beyond the Lights) / Lost Stars (Begin Again) / Everything Is Awesome (The Lego Movie)
Kazanacak: Glory (Selma)
Kazanması istenen: Glory (Selma)
En İyi Ses Kurgusu
Birdman / Unbroken / American Sniper / Interstellar / The Hobbit: The Battle of the Five Armies
Kazanacak: American Sniper
Kazanması istenen: Birdman
En İyi Ses Miksajı
Birdman / Unbroken / American Sniper / Interstellar / Whiplash
Kazanacak: Whiplash
Kazanması istenen: Whiplash

Whiplash

İnanmak başarmanın yarısı derler ama kalan yarısını nasıl tamamlayacağımıza dair kesin bir veri yok. Bunun için elimizde çeşitli metotlar, psikolojik yaklaşımlar, bolca denek, haylice kategori ve konu olsa gerek.Kiminin el emeği ve çabası, kiminin hayata şanslı gelmesi veya imtiyazlar eşliğinde daldan dala sekmesi, başarıya giden yolun kalan yarısı için gerekli araçlar olarak düşünülebilir, ancak mükemmele ulaşma isteğinin tüm bunlardan fazlasına ihtiyaç duyduğunu söylemek yanlış olmaz. Metafor dolu cümlelerin sonunda konumuzun hikâye içinde hikâyesi ile 2014’ün kesinlikle en iyi filmlerinden biri, “Whiplash” olduğunu söylemenin de yanlış bir tarafını görmüyorum, hatta sanırım tam sırası.
Girizgâha sebep olan senaryoyu biraz açacak olursak, genç bir davulcu adayının (Miles Teller) başarının ötesine geçme isteğini, bu istek uğruna New York’un ve dünyanın en iyi müzik okullarından birinin orkestrasına seçilişini ve ardından orkestrayı çalıştıran deneyimli öğretmen (J.K. Simmons) ile yaşadıklarını konu alıyor diyebiliriz. Hiçbir yerinde karışık bir argümanı bulunmayan, son derece makul, “temiz” bir özet, değil mi? Böyle düşününce konunun melodrama kayma ihtimalini göz önünde bulundurmalı. Üstelik konusu itibariyle devamlılık yaratmak da çok kolay olmayabilir senaryoda, bu da epey olası. Filmi izlemeden bu çıkarımları yapmak kadar normal bir şey yok, özellikle birkaç cümlelik bir özete denk geldiyseniz, tıpkı benimki gibi. Ama film bittiğinde hisleriniz çok başka yerlerde olacak, bunu temin edebilirim, çünkü karşımızda başarının sınırlarını zorlayan ve mükemmele ulaşan bir Damien Chazelle var!
29 yaşındaki bu genç adamın öyküsü, girişteki “hikâye içindeki hikâye”yi oluşturmakta.  Chazelle, Whiplash’i çekmek için ihtiyacı olan bütçeyi bulamayınca 18 dakikalık kısa film versiyonuyla 2013’te Sundance’a gider ve ödülü kapar. Ödül, Sony Pictures Classics tarafından uzun metraj için sağlanan bütçe olur ve Miles Teller başrole geçer. Üç hafta bile sürmeyen çekimlerde Chazelle aklında ne varsa uygular ve ortaya kusursuza yakın bir yönetmenlik performansı ve çok iyi bir yapım çıkar. Tıpkı filmin ana karakteri Andrew’un hedefi gibi, hedefine ulaşması gibi… Aslında kendi hikâyesini de bir gün Whiplash tadında çekerse Chazelle, eminim, o filmde de etkileyici bir performans görebiliriz. Çünkü hepimiz biliriz ki, asıl büyük kazanımlar böyle uğraşlar sonunda elde edilir.
Dolaysız senaryonun harika bir filme dönüşmesindeki kilit noktaları sıralamazsak, uğraşın ödül avcısı bir filme nasıl evrildiğini anlatmamış oluruz. Her şeyden önce, senaryonun yol açabileceği tehlikelerin hiçbirini filmde bulmayacağınızı garanti edebilirim. Zira aksiyon filminde olmadığı kadar gerilim, melodramda olmadığı kadar gerçekçi psikolojik travmalar, birçok kalburüstü filmde göremediğimiz boyutta soluksuz bir kurgu/akış biçimi, caza doyduğumuz melodiler ve harika bir son ile bütünsel bağlamda eksik yanı neredeyse bulunmayan bir yapım var karşımızda. Full Metal Jacket’a yapılan atıflar, kesinlikle doğru bir benzetme. Chazelle, Miles Teller’a ve J.K. Simmons’a kariyerlerindeki en başarılı oyunculuk deneyimlerini sağlayadursun, bütün bunları ilk filminde yapan ve henüz otuzunda olmayan bir adam olarak kendine de hayran bırakıyor. Hani cidden “insan gerçekten hayret ediyor”. Andrew’un davulu hocasının istediği gibi çalabilmek için verdiği uğraşta ellerini kanatması, J.K. Simmons’un dev bir oyunculukla Oscar’ı hak etmesi kadar gerçekçi. Hatta gerçek. Tıpkı öğretmen Fletcher’ın tokadı bastığı anın da “gerçekten” çekilmiş olması gibi. Büyük olasılıkla üç haftadan az süren çekimler süresince tüm ekip salt oyunculuk sergilemekle kalmayıp bu filmi gerçekten yaşamış, hikayenin sahici bir parçası olmuş.
Miles Teller’ın performansı muhakkak etkileyici. Kendisinden beklenen bir ivmeydi, gayretkeş kişiliği onu daha iyi yerlere de getirecektir. Ama Hollywood’un en sevdiğim aktör tiplerinden olan cefakâr J.K. Simmons’un “bu karakter bundan daha iyi yansıtılamaz” dedirten sıradışı oyunculuğu ayakta alkışa, övgüye ve Oscar’a değer. Film başlı başına donanımlı ama bu iki ismin birlikteliğinden çıkan sinerji Whiplash’i hiç unutulmayacak filmler arasına taşıyor.
Golden Globe’dan Sundance’a, Toronto’dan BAFTA’ya, hatta Cannes’a kadar yığınla adaylık ve ödül alan Whiplash, 2014’ün en iyi filmleri arasında çoktan yerini aldı. Son olarak, bu hafta içinde Oscar’da En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Kurgu, En İyi Ses Miksajı kategorilerinde tam 5 adaylıkla başarısını perçinledi.
Oscar’dan ödülle döneceğine gönülden inanan biri olarak, bunun arkasında yatan şeyin, başarının tasdiki anlamına gelecek Oscar ödülü bile olmadığını görebiliyorum. Tüm bu perdenin arkasında genç bir yönetmen adayının iki yetenekli oyuncuyu yanına alıp bu yaşta eksiksiz bir sinema şöleni sunması yatıyor. Bu öyle büyük bir şey ki, alt metninde hissedilen sadece başarı üstü bir durum olabilir; “mükemmeli başarmak”. Bu hissin herhangi bir heykelden ya da ödülden daha fazla hazza sebep olduğunu düşünmek gerekiyor. En nihayetinde, hak edilen başarıya hakkını vermek de biz izleyicilere düşüyor.

27.10.2014

Deux Jours, Une Nuit

Bir kâğıt parçasının insan onuru üzerinde etkisi nedir? Ya da şöyle sormalı: ayakkabı kutuları ile taşınan para mı, yoksa kaybedilen iş sonrası uğrunda hakkıyla savaşılan para mı daha değerli? Bu uğurda oy için dilenmeyi göze almak mı onurlu, yoksa vazgeçip kendini dilenci konumuna sokmamak mı? İnsanların hayatına ve yaşayışına dokunan çıkarlar bencil karar almayı gerektirir mi; aksine insanın işini kazanması o ikramiyeden yeğ mi?

Dardenne kardeşler yine çok can alıcı bir noktadan yakalıyor izleyiciyi. Türlü vicdan, onur, hak-hukuk muhakemesinin içinde olanca berraklığı ve kusursuz senaryo ile çok derinden bir iş çıkarıyorlar. Böylece Filmekimi sayesinde izleyebildiğimiz “Deux Jours, Une Nuit” her anlamda ders niteliğinde olmayı hak ediyor. Kendilerine Cannes’da Altın Palmiye adaylığı sağlarken Marion Cotillard bu yılın en sahici performanslarından birine imzasını atıyor.

Senaryo çok temiz ve anlaşılır aslında. Sandra (Marion Cotillard) geçirdiği ruhsal hastalık sonrası eski işine geri dönmek ister. İki çocuk sahibi çiftin (koca rolünde Fabrizio Rongione var) çeşitli masrafları göz önüne alındığında zorunluluk arz eden bir istek bu. Ancak Sandra’nın gidişinden sonra işin 17 değil, 16 kişi ile de yapılabildiğini gören patron ve yaveri Sandra’nın dönüşünü istemez ve çalışanlar üstünde baskı kurar. Yine de, adil biçimde yapılacak bir oylama sonucu çalışanlar ya Sandra’nın dönüşüne “evet” diyeceklerdir ya da “hayır”ı seçip ikramiyelerini almaya devam edeceklerdir. Film ise oylama öncesi Sandra’nın tek tek hepsinden oy istemeye gitmesine, tüm çalışanların yüzüne bakıp bir nevi “dilenmesine” odaklanıyor.

Tipik bir Jean-Pierre Dardenne & Luc Dardenne yaklaşımı olarak, yapımın her saniyesinde gerçekçilik had safhada ve büyüleyici. Öte yandan, yakın plan başrol çekimleri ile Marion Cotillard’ın yanında yürüyormuşsunuz hissini yakalamak az rastlanır cinsten. Buna bir de, Marion Cotillard’ın hafızalara kazınacak oyunculuğu girince empati yapmak hayli kolaylaşıyor. Çünkü konu tam çetrefil yumağı… Bir tarafta Sandra’nın kovulmasını istememek vicdani açıdan ağır basarken öte yandan ikramiyeden olmak hayatı zorlaştıracak mühim bir unsur. Bir yanda çalışanlar için “evet” diyeceklerin olduğunu öğrenmek vicdanı daha da sarsarken, aynı zamanda Sandra’nın yaşadığı onur zedelenmesi kalp kırıcı, üstelik onun hassas dengesini intihara sürükleyebilecek kadar tehlikeli.

Tüm film boyunca ikili diyaloglardaki bu yüksek tansiyonu vicdanınızın uğultusunu eksik etmeyerek yaşıyorsunuz. Sandra’nın her bir çalışanı ziyaretinde başka bir davranışa tanık olup vicdan denen o ince kabuğun kişiden kişiye nasıl değişebildiğini (belki biraz da kendi başınıza gelse ne yapardım değerlendirmesi eşliğinde) sorguluyorsunuz. Dardenne tarzı farklı bir son ile içsel ve işsel mevzular bir yere güzelce bağlandığında ise Sandra’nın yüzündeki tebessüm ve ferahlıktan en hakiki mürşidin ne olduğunu sakince hatırlıyorsunuz. Çünkü eser bunu son derece nazikçe yapıyor.

Neredeyse hiç dallanıp budaklanmayan bir senaryonun bu kadar leziz bir filme dönüşmesinde aslan payı Dardenne kardeşlerin olabilir, buna bir lafımız yok; lakin Marion Cotillard’ın soluk benzinin üstüne çenesinin titrediği, gözlerinin ferinin söndüğü, vücut hareketlerine ve yürüyüşüne dahi depresif bir hava verebildiği muhteşem performansını yabana atmak çok ayıp olur. İçinde bulunduğumuz yılın en iyi aktris performansına tanık olduğumuz bir gerçek.


İkilem hayatın her alanında, hatta her günümüzde var. Verdiğimiz kararların doğruluğunu/yanlışlığını idrak havuzumuzda vicdanımız elverdiğince tartabiliyoruz. Elbette ki, bunu her birimiz ayrı şekillerde yapıyoruz. İşte tam olarak bunu anlatıyor film. Bazen mutlak doğru ya da mutlak yanlış olmayabiliyor bu dünyada. Ama çeşit var, farklılık var, herkesi etkileyen başka hikâyeler var. İyilik yapmak belki çok zor değil, doğrunun peşinde koşmak bir yaşam biçimi dahi olabilir; peki zor anlarda kişinin kendinden vazgeçip başkası için o iyiliği yapabilmesi bunun neresinde kalıyor? Bunu yapmak doğru mu her zaman; kendini ve ailesini etkileyebilecek kararları iyilik, doğruluk, haklılık, haksızlık; hangi düzlemde vermeli, verir insan? Hassas oldukları kesin. Ama üstünde düşünmek de mutlaka dikkate değer. Tüm bunların ışığında sıkı bir vicdan muhakemesine ve kesinlikle iyi bir film izleyeceğinize hazır olun, yeter.

22.09.2014

13. Filmekimi için Öneriler

Sonbahar, yaz sonrası oluşu ve melankolik yapısıyla çoğu insan tarafından pek sevilmez. Ancak İstanbul’da yaşıyor ve sinema ile ilgileniyorsanız Eylül’ün başından itibaren yeni bir heyecan dalgasına kapılma şansına sahipsiniz. Öyle ki, dokuzuncu aya girildiğinde Filmekimi’nin programı belli olmaya başlamış, her sene kendini aşan bir liste ile bizlere ulaşan bu nefis etkinlik için geri sayımlara girilmiştir. Tüm yaz vasat filmler nedeniyle geriye dönük tematik çalışmalar yapan sinefiller için zaman özellikle Cannes ve Venedik Film Festivalleri’nde boy göstermiş önemli yapımları izleme zamanıdır. Bu yıl 13. kez düzenlenecek olan Filmekimi, önceki yıllara benzer bir yaklaşım ve hayli özenle seçilmiş bir liste ile büyüleyici bir hafta vaat ediyor.

43 filmin gösterileceği etkinliğe dair tamamıyla bireysel on filmlik bir liste hazırladım. Açıkçası her çalışan birey gibi, ben de sayısız filme gidemeyeceğimden öncelikli olarak mutlaka izlemek istediklerime yer verdim. Liste içerisindeki filmlerin çoğuna sinema ile ilgilenen insanların “mutlaka görülmesi gereken filmler” planlarında rastlamanız olası. En kişisel tercihim ise, iyi/kötü kaygısından uzak bir şekilde ve hiç düşünmeden ilk sıraya yazdığım Jean-Luc Godard yapımı. Godard’ı hiç tanımıyorsanız başka bir film seçmenizi önerebilirim. Şayet tanıyorsanız “La Nouvelle Vague” ile dünya sinemasına yön verenlerin başında gelen 84 yaşındaki büyük üstadın hiçbir saniyesini kaçırmamanız gerektiğini zaten biliyorsunuzdur.

Listede bunun dışında bir diğer usta Mike Leigh’in Cannes’da Timothy Spall’a “En iyi Erkek Oyuncu” ödülünü getiren “Mr. Turner”ı; Dardenne kardeşlerin ödülü kazansalar işin suyunu çıkarmalarına sebep olabilecek, neyse ki Altın Palmiye adaylığıyla yetinen “Deux Jours, Une nuit”i; Roy Andersson’a Altın Aslan’ı kazandıran ve son dönemin en çok konuşulan filmlerinden biri “En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron” yapımı da var. Bu arada Berlinale’de Altın Ayı adaylarından Kreuzweg’i özellikle senaryosundan ötürü çok merak ediyorum. Yine, Afrika sinemasının önemli isimlerinden Sissako’nun Timbuktu’su, Tom Hardy’li “The Drop”, Cannes’da epey beğenilmiş “Force Majeure”; güzel insan Richard Linklater’ın “Boyhood”u da kaçırılmayacak filmler.

Son olarak, hayatımda izlediğim en iyi film “Vozvrashchenie”nin yaratıcısı Andrey Zvyagintsev’in “Leviathan”ı da program dâhilinde ve aklımıza çoktan kazındı bile. Godard baba alınmasın ama festivalde bir filme gitmek gibi saçma bir zorunluluğum olsaydı, tercihim kesinlikle Leviathan olurdu.
13’ün uğursuzluğuna dair inancı köreltecek kadar efsanevi bir seçki ile Filmekimi’ni hazırlayan herkese teşekkür etmek lazım. Ama asıl şükranlar “goes to…” etkinliği Rexx’e getiren yüce insanlara!

  1. Adieu Au Language (Dile Veda)
  2. Leviathan
  3. Kreuzweg (Çile)
  4. Deux Jours, Une Nuit (İki Gün, Bir Gece)              
  5. En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron (İnsanları Seyreden Güvercin)
  6.  Timbuktu
  7. Mr. Turner
  8. Boyhood (Çocukluk)
  9. The Drop (Kirli Para)
  10. Force Majeure (Turist)

PS: Filmekimi geçen sene %99 doluluk oranıyla tıklım tıkış noktasına geldiğinden bu filmlerin hepsine bilet bulamazsanız “plase”lerimiz de hazır; merak etmeyin :)

9.09.2014

Fargo (FX - 2014)

Dr. Strangelove’un kilometre taşı kabul edildiği kara komedi türünü alıp sıra dışı bir noktaya taşıyan ve doğrusunu söylemek gerekirse bu janrın kavuğunu devralan iki adamın (yekpare oldukları da düşünebilir) yaptıkları kusursuz işlerden biriydi Fargo. Çok başarılı bir kara mizah türeviydi. Bundan tam on sekiz yıl önceydi. Efsanevi The Big Lebowski’den iki yıl evvel, Dr. Strangelove’dan otuz iki yıl sonra… Kafamız karışmaya başladı değil mi? Evet ise, harika. Coen biraderlerden bahsederken biraz allak bullak olmanın kimseye zararı yok; aksine bir nevi terapi gibi bir şey bu, iyi hissettiren. Brecht’in devrim niteliğindeki “epik tiyatro” kuramı üzerinden gerçekleştirdiği, ülkemizde Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular’da devam ettirdiği, Stanley Kubrick’in “en belirgin örnek” olarak sinemaya taşıdığı, Monthy Python’un ise gönüllere taht kurmasına temel oluşturan terimden söz ediyoruz.  Herkese iyi geliyor; çünkü fazla ciddiye alınan dünyada aslında fark edilmeyen ne saçmalıklar olduğunu görüyoruz tüm çıplaklığıyla. Kafamız karışıyor; çünkü absürt mü gerçek mi, kolayca özümseyemiyoruz. Coen biraderleri, filmlerini düşündüğümüzde, bundan mütevellit söz konusu türün bayrak sallayanı sayıyoruz.

Fargo, 1996’da düşük bütçesine rağmen bembeyaz Minnesota’dan çıkardığı kapkara komediyle dünyayı sallayınca Coen biraderler Barton Fink (1991) aracılığı ile girdikleri Akademi kapısından En iyi Senaryo ve Joel Coen’in müstesna eşi Frances McDormand’ın uzandığı En iyi Kadın Oyuncu heykelcikleri ile ayrılmışlardı. Ancak ödülden ziyade özgünlük dolu sinemaları ile o günlerden bu zamana hem “black comedy”nin üstatları hem de “auteur” kavramının nadide örnekleri oldular. Fargo benzeri çok sayıda yapım vasıtasıyla tebessüm sebebi sayıldılar. İşbu filmi, dilek ve temenniler köşemizin başlangıç noktası saymamız da bu yüzden. Barton Fink’i unutmak olmaz elbette ama Fargo’nun adı geçince Minnesota’da akan sular dururmuş. Öyle değil mi? Belki de. Buzun hemşehri sayıldığı yerde şu cümlenin geçerliliğini sorgulamayınız efendim. Coen kardeşler Fargo’nun başında “1987’de yaşanmış gerçek olaylara dayanmaktadır” deyip seyirciye yalan söylerken kızmıyorsunuz, buna da kızmayın.

2014’e geri döndüğümüzde karşımıza bir Fargo daha çıktı. Daha doğrusu FX, Coen kardeşlerin Fargo’sunu diziye dönüştürecek projesinden bahsetti. Bahsettiği an yer yerinden oynadı. Çoğunluk bunun yapılamayacağını, filmin tüm büyüsünün bozulacağını, Steve Buscemi’nin yine mi öleceğini sorguladı, kurguladı, durdu. Steve Buscemi’nin rol almayacağı açıklanınca bir ölüm vak'asından kurtulduğumuz için sevindik. Ama işin ilginci, Coen'lerin eserinden bahsederken kaç ölümden hangisine sevinebilirdik? İşin başına çok sayıda yapımcı geçeceği açıklandığında değil, yapımcıların arasında Coen biraderlerin de olacağını duyunca rahatladık. Senaryo canavarı Noah Hawley bölümleri yazacak dendiğinde, beklentimiz artmaktaydı. En nihayetinde, voleyi büyük oyuncu Billy Bob Thornton ile çaktıklarında artık neyle karşılaşacağımızı üç aşağı beş yukarı biliyorduk.

İlk sezonu on bölümden oluşan, ikişer bölüm olmak üzere beş yönetmen tarafından çekilen, Lorne Malvo namlı ruh hastası karakterin (Billy Bob Thornton), Martin Freeman tarafından canlandırılan Lester Nygaard ile Minnesota’nın kendi gibi beyaz, küçük kenti Duluth’ta karşılaşmasını ve mantık sınırlarını zorlayan sayısız cinayeti konu alıyor dizi. Süresi itibariyle karakterlere derinlik getirme fırsatını kaçırmazken Coen tarzı sükûneti kaybetmeden kara komedinin dibine vuruyor. Gerçeğin elinden tutup gerçek dışılığın peşinde sürüklüyor. Yetenekli Allison Tolman’ı sinema dünyasına sunuyor, Breaking Bad’in “Better Call Saul”unu Cast’ında barındırıyor. Tipini sevdiğimiz Adam Goldberg de var dizide, bir başka efsane Keith Carradine de. Hatta Tom Hanks’in yeteneksiz oğlu Colin Hanks bile var.

Dizi birinci sezonu süresince film Fargo’ya çapraz kurguyla bağı varmış gibi hissettirse de, farklı bir senaryo ile karşı karşıyayız. Öte yandan, sahne ya da kurgu benzerlikleri izleyiciye sevimli bir aidiyet hissettirmekte. Bilhassa başrollere yazılan sahne ve diyaloglar Coen işi kara komediye çok uygun ve epey başarılı. Her ne kadar kendileri senaryoda ya da yönetmenlik koltuğunda bizzat bulunmuyor olsalar da, ekibin Coen tarzını tökezlemeden yansıttığını söylemek lazım. Billy Bob Thornton, Martin Freeman ve Allison Tolman üçlüsünün dikkate değer performansları üzerinden dizi ilk sezonu itibariyle çıtayı çok yükseğe koymayı beceriyor.

Her biri elli üç dakikadan on bölüm. Düşünmesi bile kulağa hoş gelmiyor mu? Ya siz değerli okuyucu, Fargo’yu ve Coen kardeşleri sevdiğiniz halde bu diziyi hala izlemediniz mi?

Kusura bakmayın ama böyle tuhaflık Coen filminde bile olmaz. İkinci sezonunda yepyeni bir senaryo ve yeni oyuncularla dönmeden önce kendiniz için bir iyilik yapın. Sonrasında Emmy ile çoktan başladığı (En İyi Dizi ve En İyi Yönetmen) ödül serüvenine dair tahminlere birlikte göz atarız.  

3.09.2014

20.000 Days on Earth

Brighton serin, kasvetli ve yağmurlu… Sonsuzluğu kucaklayan Pier’i, ara sokakları, sakin yokuşları ve müthiş manzarası ile insanı büyülemek için fazlasıyla iyi bir dekor. Nick Cave’in burayı niye çok sevdiğini defalarca Brighton’da kalmış biri olarak anlayabiliyorum. Çünkü herkesten çok Nick Cave için biçilmiş bir dekor burası. Müziğinden kişiliğine tam anlamıyla uyuyor.

Yaşamının yirmi bininci gününe kurgulanmış yirmi dört saati belgeselleştirmek nasıl bir duygudur? Hele karşınızdaki istediğinde görünmezi oynayabilen ve böyle aksiyonlara pek gelemeyen Nick Cave ise. Muhtemelen birçok kişi için çok ilginç kayıtlar ortaya çıkardı. Ancak Jane Pollard ve Iain Forsyth işi konvansiyonel belgesel çekiminden öyle farklılaştırmışlar ki, izlediğinizin yalnızca bir belgesel olmadığını kolayca görüyorsunuz. Üstelik Richard Ayoade filmlerinin kadrolu görüntü yönetmeni Erik Wilson’ın katkısıyla görsel açıdan da derinlik kazandırmışlar. Belgeselin toparlanmasında en zor kısım ise Jonathan Amos’un. Gerçeklik, duygu ve mit içeren öğeleri başarıyla montajlamış.

Uyanan, ilgi çekici odasında yazı yazan, oğluyla Scarface izleyen, grubuyla çalan, Warren Ellis ile öğle yemeği yerken geyik yapan, Ray Winstone ve Kylie Minogue’la dönüşümlü araba turuna çıkan Nick Cave’i derin (psikoanalitik) bir röportaj üzerinden bizlere anlatıyor film. Arka planda birbirinden harika melodiler kulağımızda çınlayadursun, biz hafif melankolik ama fazlasıyla nostaljik bir yolculuğa eşlik ediyoruz. Kylie Minogue’un şoförlüğünü yaptığı esnada camda oluşan buğunun, Nick Cave’in hayatının ve elbette filmin ana metaforuna dönüşmesi subliminal bir seyahate kapı açarken Melbourne’de bulunan Nick Cave Arşivi’nde 20.000 günden kesitler izliyor, üstadın müzikal geçmişinin ne denli köklü olduğuna tanık oluyoruz. Almanya’daki Birthday Party kaydından tutun da, sevenleri için daha bir sürü tarihsel hazine. Fotoğraflara bakıp hikâyeleri hatırlaması ve anlatması şaşırtıyor tabii. Ama sıra dışı işler yapan başarılı insanların daha kuvvetli hafızalara ve anılara sahip olmasına hayret etmiyoruz.

Böylesine iyi kurgulanmış ve çekilmiş bir düzlemde Nick Cave’i, cümlelerini, hayatını ve en çok da zihin yapısını derinden görmek için daha iyi bir fırsat olamazdı herhalde. Doğaçlama ile mistik havanın birbirine karıştığı, Nick Cave’in doğasına en yakın ortamın yaratıldığı bu çok özel çalışma sadece onun hayatında önemli bir yer edinmeyecek, belgesel kategorisinde yaratıcı bir eser olarak da yerini alacaktır. Şimdilik kazandığı Sundance ve İstanbul Film Festivali ödüllerinden bu sonucu rahatlıkla çıkarabiliriz.

Filmin ardından, resme büyük pencereden bakıldığında, konunun sadece Nick Cave olmadığını duyumsamak da pek olası. Tam bir Rock star perspektifine sahip muhteremin açık sözlü ifadelerinden yola çıkıp içsel bir yolculuk yapılabilir ya da kreatif ruhun hayata nasıl yansıdığı/etki ettiği üzerine kafa yorulabilir.

Nick Cave’in de fiziken bir insan olduğunu hatırlayıp, öte yandan ruhunun hayata değdiği noktaları başarılı bir dram-gerçeklik-mistisizm harmanında kavrayabilme şansı her zaman gelmez. Brighton’ın insanı küçücük gösteren engin denize bakıp izlediklerinizin ne kadarının hayal ürünü, ne kadarının ilham ürünü ve ne kadarının hayat ürünü olduğunu irdeleme imkânını kaçırmayın. 

17.07.2014

Michael Haneke'den Kent Üçlemesi - Duygusal Buzlaşma Üzerine

Sizi çok rahatsız eden ve bitmek bilmeyen bir sahne düşünün. Ne olursa olsun, insana ve insanlığa güvenmek zorunda oluşumuzla hayata devam edebildiğimiz gerçeğine tutunmak isteyerek bu sahnenin devamında sizi mutlu edecek şeyler hayal etmekte serbestsiniz. Hayal etmelisiniz de… Bu hayal, insana yabancılaşmanız karşısında en önemli gücünüz. Hayal gücünüz şuanda meraka dönüşmüş durumda olsa da. Bu sahne sona erdiğinde muhakkak bir nedenle bağdaştırılacaktır, inanıyorsunuz. Yoksa yıkım olabilir, yıkım olmasa da bir şeyler sarsılacak, o güç sizi insandan uzaklaştıran bir alan kazanacak. Bunun kendinize yabancılaşmak olmayacağını nasıl iddia edebilirsiniz ki devamında? Ama o sahne uzun, o sahne yorucu ve o sahne artık bir sonrakini merak ettiremeyecek kadar sarsmış durumda sizi.

Michael Haneke, ki sinemanın başına gelen en harikulade varlıklardan birisidir, işte sizi tam olarak buradan yakalamayı amaçlıyor. Viyana Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldıktan sonra tiyatroyla ilgilenen ve oyun yazarlığı yapan, akabinde televizyon filmlerinde yönetmenlikle devam eden Haneke, 46 yaşında ilk filmini çektiğinde başarıyor bunu. “Kent üçlemesi” daha sonra yazıya başlığını veren bir kavrama evrilecek ama sözü geçen üç filmde de anlatmak istediği mesel bu felsefeyi içeriyor. Gerçeğin içinde yaşarken gerçeklik duygusunu kaybeden insan…

Üçleme süresince 2. Dünya Savaşı sonrası orta sınıf burjuvazisine ait hikâyeler izliyoruz. İnsanın para kazanmak uğruna makineleştiği, yaşamayı bir “görev” algılayıp olabildiğince tepkisiz sürdürebildiği, “toplumsal huzur”un bozulmaması adına duygu yoksunluğu içinde mantık devreleriyle hareket ettiği bir platformda bulunuyoruz. 90’lı yılların zihnimizde canlandırdığı imgeden farklı bir görüntü söz konusu değil. Üçlemenin hiçbir noktasında yaşama dair “aykırılık” bulunmuyor toplumsal bağlamda. Hatta çoğu noktayı günümüzle kıyaslamak, ister istemez ortaya koyulan bir refleks olarak görülebilir. Ancak bu denli sıradanlaştırmaya da gerek yok, çünkü üçlemeyi kapsayan retrospektifi Londra’da bir festivalde gösterilmeden önce izleyiciye “Size huzursuz seyirler dilerim” demişliği var Avusturyalı yönetmenin.

Birinde tipik bir aileyi, bir diğerinde benzeri bir ailenin ergen oğlunu, üçüncüsünde ise aynı sınıftan çok sayıda aile ve karakteri birlikte hikâyenin ana öğesi seçen yönetmen, tüm filmlerde önce gerçekliği mevcut berraklığıyla izleyiciye sunuyor. Müziğin kullanılmadığı atmosferde uzun planlardan anlam çıkarmaya çalışırken dahi sıkıntıyla dolan izleyiciyi ise her filmde bir kırılma noktası bekliyor. Kırılma noktalarının uzunluğu değişken; kiminde sonu getireceğini, kiminde geçip gittiğini hissedebiliyorsunuz. Bu hissi yaratmak yönetmenin en sevdiği alan; çok sayıda siyah ekran ile plan ve sahnelerin aniden bölündüğüne eşlik ediyorsunuz. Ardından kırılma noktalarının getirisi bir sonla buluşacaksınız. Gerçekliğin içinde bir an için gerçeklikle olan bağınızı yitirmeniz son derece olası, ayarlarınızla oynamayın, çünkü hepimizde var olan ayarlarla Haneke zaten o an oynuyor.

“Kimsenin kolayca ve içi rahat bir şekilde seyredemeyeceği filmler”in yönetmeni, gerçeklik duygusunun yitirilmesini elbette ki sadece insan doğasına bağlamıyor. Biraz evvel sözünü ettiğim II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan fazlasıyla mekanik yaşam biçimi, kapitalist düzen, siyaset ve medya üzerinden ağır bir toplum eleştirisini içinde barındırıyor. İnsanı masum kılma gayesi olduğunu söylemek doğru olmaz ama tek suçlunun insan olmadığını biliyor. İnsan, bu noktada kimi sebepler yüzünden ortaya çıkan bir kaza, bir olamamışlık. Şiddetin doğallığını sorgulamaktan uzak bir beton yığını… Seyircinin tepesine çökmesine ramak kalmış bir sistem piyonu. Saraybosna’da yaşanan soykırımı, Türkiye’nin doğusunda gerçekleşen terörü, bir okul baskınını, Ortadoğu’nun kanayan yarasını bir ana haber bülteninde istifini bozmaksızın yemek yerken izleyebilecek kadar “insan” olmaya uzak bir varlık.

Böylesi bir yapıda ortaya çıkabilecek bir çöküş ya da bu yapının kendini dışa vururken göstereceği şiddet çok mu absürt? Hayır, değil. Gerçeklik hissini yitiren ana karakterlerin tümü aslında dünyada yaşanmış, yaşanmakta olan ve yaşanacak şiddetin, bunun doğallığının, duygusal buzlaşmanın; bunların sonucu olarak kötülüğün meşrulaşmasının tipik örneklerini sunuyor. Üçlemenin ortak noktası haber bültenlerinden kesitler barındıran sahnelerin günümüzde daha da şiddetli ve duyarsız olmadığını söylemek mümkün mü? Peki, bunları izlerken bizim halet-i ruhiyemiz filmlerdeki karakterlerden çok mu farklı? Veyahut insan üçlemedeki karakterlerden daha iyiye mi gitti, daha mı vicdanlıyız, daha mı onurluyuz? Sanmıyorum. O halde izlerken ense kökümüze kadar gerilmemize sebep olan hikâyeler bizi niye bu kadar rahatsız ediyor? Düpedüz gerçek oldukları için mi, yoksa gerçek olduklarını kabul edemeyecek kadar korkak olduğumuz için mi? Kabul edersek din, toplum, siyaset, bilumum amaç ve araç topyekûn çökebilir endişesi yüzünden mi ya da? Sahi, filmlerde bile yüzleşemiyor olabilir miyiz kendi gerçekliğimizle?

İzleyin, kendiniz karar verin sevgili okuyucu. Kimilerinin dediği gibi, "Haneke izlemek her babayiğidin harcı değildir" tarzı kibirli bir yorumda bulunmaktan çok uzağım ama değerli sanatçının üçlemeyle başlayan ve yakın çizgide devam eden filmografisinin tüm parçaları, şiddetin doğallığı ve insanın duygusal buzlaşması üzerine kurduğu felsefe ile bana hayli gerçek geliyor.

Söz konusu filmler;
Der Siebente Kontinent (The Seventh Continent) - 1989
Benny's Video -1992
71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls (71 Fragments of a Chronology of Chance)  - 1994

30.04.2014

Deli dahi bir yönetmen: Joon-ho Bong

Hollywood'un gösteriş dolu, çoğu zaman tüm duyguları seyircinin gözüne sokan, kimi noktalarda klişelerden kendini kurtamayan senaryolarından sıkıldınız mı? Dönem filmlerinden, klasik polisiyelerden, romantizmi ve aşkı kelimelere dökmekten bıkmayan dramalardan gına mı geldi? Buyurun size 2000li yılların başında yükselişe geçen, 2005'in ardından altın çağını yaşayan, son birkaç senedir ivmesini kaybetmiş gözükse de arşivlere kapı gibi filmler bırakan muhteşem bir Uzak doğu sineması... Güney Kore sineması...

Uzak doğu sinemasının tüm fonksiyonlarını içinde barındırmakla beraber bu yapıya bambaşka bir hava katan Güney Kore sineması, izleyiciye alışılmışın dışında bir sinema zevki sunar. Uzak doğuya has herkesin bildiği kültürel özellikleri (onur, intikam, sadakat) içinde bulundururken, ilaveten Güney Kore insanlarının diğer Uzak doğu ülkelerinden (Japonya, Çin, Tayvan, vb.) farklı halini de her senaryosunda yansıtır. Daha duygusal, düşünceli, naif hallerini... Sinema, bilhassa senaryo gücünü buradan alır. Şiddetin bağıra çağıra sunulmasına gerek duyulmadığını gösterir; en saf şiddeti olabildiğince sakince izleyiciye şırınga eder. Böylece daha çok sarsar. Diyalogları alabildiğine uzatmaz, gözlerin sözlerden daha derin anlamlar içerdiğini insanın beynine kazır. Bizlere tuhaf gelen lisanlarında en belirgin özellik kelimelerin uzatılışı ve seslerdeki alçalış-yükseliş, diğer bir deyişle vurgudur. Sinematografik açıdan sarsıcı sahneleri izlerken vurgu değişimleri ile karakterlerin duygusal devinimlerini daha net ve insani hissettirir. Aslında bütün bunların temelinde insan vardır. İnsana odaklanır, insanı temel alır, upuzun bir geniş açı planda gördüğünüz karakterin yaşadıklarını, hislerini, her şeyini akli melekelerinizle değil; kalbinizle tahayyül etmek durumunda kalırsınız. 

İntikam hemen hemen her eserde vardır. Ancak bu kavga dövüş değil; kimi zaman aşka, kimi zaman onura, kimi zaman zorunluluğa dayanır. Aşkın, sevginin ve sadakatin en saf halini gözlemlerken izlediğiniz diğer tüm filmlere hayret edersiniz. Absürd sahnesi mutlaka içinde bulunduğu sekansa iyi yedirilmiştir, hovardalık sezdirmez. Çünkü metinleri iyi yazılır, senaryosu iyi yazılır; ekseriyetle en başta senaryosu iyi yazılır Güney Kore filmlerinin. Janrından bağımsız olarak son dakikaya kadar sürükler de sürükler, peşi sıra giderken çoğunlukla vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız. Elbette ki, iyi filmleri için söylediğimi belirtmem gerekiyor. Çünkü kötüsü de gerçekten çok kötü olur, diğer tüm ülke sinemalarında olduğu gibi...

Bu girizgah ile biraz merak uyandırmaya çalıştığımı itiraf etmeliyim. Söz konusu sinemanın bunu hakettiğini düşünme cüretini de göstererek pek tabii. Ancak bu yazının asıl amacı, bir Güney Koreli yönetmeni bilmeyenlere takdim etmek, bilenlere ise son filmiyle (Snowpiercer) hatırlatmaktan geçiyor. Kanaatimce, 2000li yılların en değişik zihinlerinden birine sahip olan Joon-ho Bong'tan bahsediyorum.

Kendisiyle tanışıklığım 2007 film festivaline dayanıyor. Orjinal ismiyle "Gwoemul", İngilizcesiyle "The Host" İstanbul Film Festivali'nde gösterildiğinde hayli ilginç bir senaryonun nasıl bu kadar başarılı yazıldığını, öte yandan nasıl bu denli başarılı çekildiğini epey düşünmüştüm. Ardından araştırmaya ve diğer filmlerini izlemeye başladığımda karşımda bir sinema dehası bulunduğunu farkettim. 

Joon-ho Bong, ilk filmi olan 2000 yapımı "Flandersui gae (Barking dogs never bite)" ile senaryosunun gücünü yolun başındayken hissettirmiş bir yönetmen. Kim Ki-duk ve Chan-woon Park'tan farklı bir dili olduğunu henüz ilk filmiyle belli eder. Her ne kadar diğer tüm yapıtlarından naif olsa da, sürükleyici "comedy noir"i ile izleyiciyi zorlanmadan filmin sonuna dek götürür. Çok şey anlatırken aslında en önemli detayları size bırakır. Üstünde düşünmenizi ister. Hiçbir öğeyi gözünüze sokmaz, kabulünüzce sahiplenirsiniz.

Ardından sene 2003'e gelir ve IMDB'nin "Top 250" listesinin 230. sırasında bulunan "Salinui chueok (Memories of Murder)"i çeker. Hem de öyle bir filme imza atar ki, "thriller" nedir, nasıl olur, cümle aleme gösterir. Parmak ısırtan senaryosu, akıcılığı, binbir çeşit eleştirisi, kültürel yapı taşları, oyunculuğu ile dev bir yapımı filmografisine yazdırır. Güney Kore'nin en iyi aktörlerinden Song Kang-ho ile çalışmaya bu filminde başlar. Kesinlikle başka bir filmdir bu; izlemeyenin eksik kalacağı iddia edilebilecek kadar...

2006'ya geldiğimizde tanışıklığımı arz ettiğim filmiyle karşımıza çıkar. Canavar temalı hikayenin aile, birey, sadakat kavramlarının özüne tesir ettiğini gözler önüne serer. Ama gözümüze sokmaz. Gerçekdışı bir ana temaya sahip senaryonun aklınıza gelebilecek tüm hislerle ve türlerle -dram, komedi, gerilim - nasıl çekileceğini gösterir. Bir başyapıt değildir bu; lakin yönetmenin uçsuz bucaksız zihnine ve yönetmenlik kabiliyetine ziyadesiyle iyi bir işarettir.

2008'de Leos Carax ve Michel Gondry ile "Tokyo!" filmini birlikte hazırlarlar. "Eternal Sunshine of the Spottless Mind"in senaristi ve "Les amants du Pont-Neuf"un yönetmeniyle yani... Bunu söylemeden geçemedim; çünkü ikisi de deli, bir o kadar da dahi kişiler. Üç deli bir araya gelip Tokyo'ya dair üç hikaye çizerler karşımıza. Ortaya karışık bir şeyin çıkması şaşırtıcı olmaz ama çok başarılı mı, emin değilim. Yine de izlemeye değer diyelim.

Bir sene sonra ise,  Joon-ho Bong, drama tarihine imzasını atacak filmini piyasaya sunar: "Madeo (Mother)". En iyi filmi olarak gördüğümü not düşeyim. Ana-oğul ilişkisi, toplum-birey çelişkisi, düzen, adaletsizlik ama en çok da intikam anlatır en basit ifadeyle. En basit ve bayağı ifade bu olabilir, çünkü filmin arka planı hayli derindir. Uzun uzadıya kafa yormak durumunda bırakır. Aksettirdiği "insan"ı kusursuzluğa yakın sunar. Berisini gizli tutar. Orası izleyiciyle karakter, köklü sistem eleştirisiyle kendisi arasında düşünsel bir sır olarak kalır. 

Son olarak, "Snowpiercer" ile 2003'ün Ağustos'unda arz-ı endam eder. Her ne kadar hala Avrupa'nın birçok ülkesinde vizyona bile girmemiş olsa da, müsterih olun, filmi bulabilirsiniz. İlk defa cast'ı çok sayıda Hollywood kökenli oyuncuyla doldurur (Chris Evans, Jamie Bell, Tilda Swinton, Ed Harris, Octavia Spencer vb). Eşine ender rastlanabilecek temaya sahip senaryosu ile hakikaten ilginç bir film ortaya çıkar. Öyle ki, bir iki cümlede ifade edilebilecek gibi değil; ayrı bir yazı yazmak icap ediyor.  Kısaca, tuhaf ama tutarsızlıklarına rağmen iyi bir film diyelim. Şaşkınlığımızı ise hali hazırda yönetmenin nev-i şahsına münhasırlığına bırakmamak için bir sebep yok.

Kıssadan hisse, Joon-ho Bong benzersiz atmosferleriyle, sınırları belli olmayan zihninin çıktısı senaryolarıyla bir idol yönetmen örneği çiziyor. Abarttığımı sanmıyorum, günümüz dünya sinemasının en kendine has yönetmenleri içinde yer almakta. Özellikle üslup yaratma konusunda sayılı parmakların birini kendisine gönül rahatlığıyla ayırabiliriz. 

Şayet yeni bir üslup ve yönetmen tanımak istiyorsanız, üstelik bunu aşina olmadığınızı düşündüğünüz bir bölgeden, uzak doğudan yapmaya yelteniyorsanız; bu deli-dahi ile tanışmak için beklemenize gerek yok sevgili okuyucu. Madeo ya da Salinui chueok ile Joon-ho Bong dünyasına giriş yapabilirsiniz. Biz, fan club üyeleri olarak, yorumlarınızı duymak için çıkışta elimizde kahve ile bekliyor olacağız.

10.03.2014

True Detective

HBO olacaksınız, yeni bir polisiye-gerilim dizisi isteyeceksiniz ve bunun için kariyerlerinin başında üç kişi ile yola koyulacaksınız. Üstelik başrol için kariyerinin altın çağını yaşayan Matthew McConaughey ile iki Oscar adaylığı bulunan Woody Harrelson seçilecek. Bir yanı makul, bir yanı tutarsız geliyor kulağa değil mi? Ancak dizinin bugün sona eren ilk sezonuyla şimdiden kült noktaya erişmesinde de oyunculardan önce bu üç genç adamı öne çıkarmak şart. 

Dizinin yönetmeni Cary Fukunaga adını ilk ve tek olarak 2011'de başarıyla yönettiği Jane Eyre filmiyle duymuştuk. Dönem filmi özelliği ve dahası kostüm tasarımı ile Oscar adaylığı almış olması ile hiç de fena olmayan film, yönetmenin hatırlanan tek performansıydı. Dizinin sinematografisini kotaran Adam Arkapaw ise kısa filmlerle ismini duyduğumuz ancak True Detective'e epey benzeyen Animal Kingdom ile başarıyı yakalayan bir görüntü yönetmeni. Çok sayıda yapımı olmadığından tecrübeyle sabit diyemesem de gelecek vadeden biriydi. Senarist ve yapımcı Nic Pizzolatto'ya gelirsek... İşte ona gelemiyorum. Zira yakında sinemaya çevrilecek "Galveston" adında yapıtı ile konuşulan bir yazar Nic Pizzolatto ve bu diziden önce Fox yapımı "The Killing" için iki bölüm yazması dışında senaristlik ya da yapımcılık tecrübesi yok. İşte dizinin ilginçliği, bu üç isimde başlıyor. Dizinin başarısı da yine aynı üç kişinin eseri...

True Detective'in çıkış dönemi aslında dizi adına hem riskli hem şanslı bir döneme denk geldi. Zaten şansı değerlendirmek de biraz risk almak değil midir? Riskli çünkü Breaking Bad gibi dizi tarihinin gelmiş geçmiş en iyisi olarak görülen bir yapım seyircilerine yeni veda etti ve hala akıllarda. Riskli çünkü alışıldık polisiye-gerilim yapısı bu dizinin temas ettiği tüm sinematografik öğelerden farklı. Ancak aynı riskler diziyi başarıya taşıyan atmosfere ön ayak da olabilirdi ki, oldu da... Breaking Bad sonrası yaşanan boşluk yeni bir kült dizi için biçilmiş kaftandı. Aynı zamanda artık herkese olay yeri inceleme, kriminal verilerle somut delile ulaşma, her bölüm ayrı bir dava çözme gibi klasikleştiği kadar bayağılaşan dizi türlerinden gına gelmişti. Bu tarz diziler, izleyiciye bağımlılık kazandıramadığı gibi klişeden öteye gidemez olmuşlardı. Seyirci "The Wire" ambiansında, "Breaking Bad" sürükleyiciliğinde ve sinema diline haiz yeni yapımlar bekliyordu. İşte True Detective tam böyle bir döneme, üstelik tüm kıstasları içinde barındırarak düştü ve HBO'ya son dört yılın en büyük izlenme rekorunu getirdi. 

Dizinin bileşenlerine gelecek olursak, şu çok açık ki, başarının ardında sinema ciddiyeti yer almakta. Yukarıda bahsi geçen üç adam yola çıkarken neyi nasıl yapacaklarını müthiş bir ciddiyet ve realist açıyla ele almışlar. Platformun Louisiana olarak seçilmesi hali hazırda Louisianalı Nic Pizzolatto'nun eseri ama diziye kusursuz uymuş. Düşük eğitim seviyesi, kırsal yapısı, ürkütücü doğası ile katastrofik sinematografiyi çok iyi yansıtıyor. Adam Arkapaw da elindeki nimeti tam anlamıyla kullanıyor doğrusu ve dizi boyunca oldukça hatırı sayılır bir sinematografi performansı sergiliyor. Bunu; herhangi bir yol sahnesinde, barda otururken, hatta Marty'nin ailesi ile evde geçen uzun bir sekansta dahi hissedebiliyorsunuz. İki farklı dönem hikayesini barındıran bol flashback'li senaryonun her yanına tesir ediyor. Öyle ki, her mekanın bu görüntü yönetimine uygun düşecek şekilde seçildiği, tüm görsel detaylarda gizemi muhafaza ettiği tüm açıklığıyla ekrana yansımış.

Bir diğer etken, senaryo ve güçlü diyaloglar. Sekiz bölüm boyunca, temel hikayeden ayrılmadan, iki dönemli ve geri-ileri sarımlı, ana karakterler üzerinde detaylandırılmış titiz bir senaryo ile karşı karşıyayız. Nic Pizzolatto ilk senaryo deneyiminde çok önemli bir şeyi göz önünde bulunduruyor; amaç, sinema diline yakın bir dizi yazmaksa, izleyiciyi hikayeden çok karakterleri merak etmeye yönlendirme gerekliliği... Bunu da tamamıyla bilgiç, realist ancak bir o kadar sosyopat Rust ile dini inancını sorgulatmayan ama eşini aldatmaktan geri kalmayan, her yanıyla kırsal kesimi temsil eden Marty üzerinden yapıyor. Aralarındaki farklar, benzerlikler, korkular ve anlaşmazlıklar özenle derinleştiriliyor. Güçlü ve "quote" yapıda diyaloglarla tanıma evresi ve çabası seyirciye aksettiriliyor. Rust ne kadar gizemli, tehlikeli ve dürüstlükten ödün vermeyen yapıda ise; Marty o kadar sıradan, korkak, riyakar haliyle gözümüzde canlanıyor. Ancak elbette ki, bu birkaç sıfat bu karakterleri ifade etmek için yeterli değil. Karakterler bu tasvirlerin çok daha derininde yer almakta.

Derinliğin temelinde ise, karakter oluşturmadaki başarı ve vurucu diyalogların yanında çok önemli bir diğer unsur devreye girmiş: Oyunculuk. Matthew McConaughey, Dallas Buyers Club'taki etkileyici performası ile ilk adaylığında Oscar'ı kucakladıktan hemen sonra hepimizi tekrar büyülüyor. Kariyeri birçok rezalet filmle dolu olan bu Teksaslı adam, dizide o kadar agresif ve sağlam bir oyunculuk sergiliyor ki, seyirciyi etkilememesi mümkün değil. Karakterinin sahip olduğu tüm özellikleri kimi noktalarda abartılı performanslarla yansıtsa da, şimdiden kült karakterler arasına gireceği su götürmez bir gerçek. Sigara içişi, elinde defteri, evindeki hali ve birçok anlık performans/görüntü bu adamın çok iyi iş çıkardığının kanıtı. Yine de, Matthew'i anlatırken Woody Harrelson'ın performansını yabana atmamak gerek. Çoğu kişi sade oyunculuğuyla bir renk katmadığını düşünecektir muhtemelen; lakin Woody Harrelson'ın gösterişsiz doğallığı olmasaydı, Rust'ın agresif yapısı öne çıkamaz, dizi seyirciyi boğucu bir hale gelebilirdi. Marty'nin genel geçer ahlaki kuralları benimsemiş yapısına rağmen seyircinin sevmemesine sebep olan hal-i pürmelali, ziyadesiyle oyunculuk başarısı. Nihayetinde seyirci iki karaktere de bir mesafe ile yaklaşmak durumunda kalırken, hikaye boyunca onları tanımaya, tanımayı istemeye ve merak etmeye devam ediyor. 

Netice itibariyle, sinema dilinde yazılmış senaryosu, büyüleyici sinematografisi, diziye uygun müzik seçimi, kuvvetli karakterleri ve üst seviye oyunculuğu ile son dönemde izlemesi en keyifli dizi True Detective. Hatta bu noktada biraz daha abartmayı hakettiğini düşünerek, sinemaya en yakın dizilerin başında geldiğini de eklemeliyim. Çünkü genel olarak dizi kavramı, karakteristiğinin bir getirisi olarak gelip geçiciliği ve sonuç odaklılığı aracılığıyla izleyiciyi ana hikayeye/hikayelere bağlasa da, True Detective tüm dikkati karakterlere, platforma ve geniş çerçevedeki bütünsel senaryoya çevirmeyi başarıyor. Hatta bir bölümün neredeyse tek sekansını ana hikayeyi ıskalayıp bu temaşa üzerine kurabilecek kadar risk alarak... Ve başarıyı da işte tam olarak burada yakalıyor.

1.03.2014

86. Oscar Ödülleri

Bazen hazırlanabilecek en iyi senaryoyu bizzat gerçek hayatta yaşar insan. Yaşadığında izlediği tüm filmleri (hele bir de sinefil ise) tekrar tekrar aklından geçirir, en çok hangisinin uyduğunu zihninde tartmaya çalışır. Böyle bir durum için, hafızada yeteri kadar film saklıysa, 1930'lardan günümüze sayısız senaryo ve film ile eşleştirme imkanı bulabilir. Veyahut kimi zaman, bizim şu yaşamakta olduğumuz dönem gibi, aynı senede üstelik benzer sayılabilecek iki Oscar adayı film varsa şayet American Hustle ve The Wolf of Wall Street gibi; arşiv taramasına gerek kalmayabilir de... Yalan, yolsuzluk, çirkinlik günbegün kademe artırırken, yargı lağvedilmişken, özgürlükler kısıtlanmışken, hepsinden öte 85. Oscar töreninden 86. ya geçene dek koskoca bir EMEK yıkılmışken insan Oscar kazanacakları tahmin etmek için dahi zor güç buluyor bedeninde... 

Kolay dönemler değil bunlar; hep yaşanmış ya da hep yaşanacak zamanlar da değil. Daha hafızamızda yer almayan ama bir gün kesinlikle karşılaşacağımız senaryoların alt metinlerini oluşturuyoruz baskıcı bir devlet yüzünden derin üzüntüler yaşayarak belki de... Öyle senaryolar ki, Gezi'yi bize tekrar yaşatacak, bundan elli yıl sonra bugüne bakıp güçlü ve kolektif bir hikaye tasarlamak istediğinde bizden sonraki jenerasyonlar, onun en güzelini ve en gerçeğini anımsayacaklar. 

Zor dönemler dedik ya, işte bu zor dönemlerde ayakta kalabilmenin yolu alışkanlıkları devam ettirebilmekten geçiyor olsa gerek. Bu nedenle haliyle son derece "film noir" tadında yaşıyorken hayatı; araştırmaya, öğrenmeye, kaydetmeye ve tahmin etmeye devam etmek lazım.

Kategorilere geçmeden önce her filme dair derin analizlere girişmeyeceğimi söylemek isterim. Yine de, genel bir yorumda bulunmakta fayda var. Takip edenlerin bileceği üzere, Altın Küre ödüllerinden beridir kampanyalar aldı başını yürüyor. Öyle ki, The Wolf of Wall Street'in, Matthew McConaughey'in, Captain Phillips'in kişisel ya da yapımcıları aracılığıyla Oscar'ı kazanmak adına yoğun reklam kampanyaları yaptığını biliyoruz. Gravity'nin sayısız adaylığını çok sayıda ödülle taçlandıracağını düşünen biri olarak onların çok fazla kampanya yürütmemesini kendilerinden emin olmalarına yoruyorum. Zira film herkes tarafından yeterince konuşuluyor. Öte yandan 12 Years a Slave'in kaç ödülle kapatacağı heyecanla beklenirken kanaatimce nefis filmlerin arasında çok üst düzey olmasa da tatmin edici bir seyirlik diyebileceğim American Hustle'a ödül çıkacak mı diye merak ediyorum. En iyi Yönetmen, En iyi Kadın Oyuncu, En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En iyi Animasyon kategorilerinde sürpriz çıkması beklenmiyor, çıkarsa süpriz ötesi olur. 

Altın küre tahminlerinde olduğu gibi "kazanacak" ve "kazanması istenen" şeklinde ifade etmeye çalışacağım. Koskoca bir yıl takip edip kazanmasını istediklerimi söylemezsem içimde kalır, anlayış bekliyorum efendim. Son olarak, belgesellerin ve kısaların bazıları hariç tüm filmleri izlediğimi nacizane söylemek isterim. Belgesel kategorisi zaten sürprizlere gebe, en yüksek oranda Oscar'a kavuşacağı tahmin edilen belgeseli "kazanacak" olarak yazacağım ama hepsini izlemediğim için "istenen" kısmını boş bırakacağım. Keza, En iyi Kısa Film, En iyi Kısa Belgesel, En iyi Kısa Animasyon kategorilerindeki adayların pek azını izleyebildiğim için bu kategorilere dair bir yorum yapamıyorum maalesef.

Haydin başlıyoruz.

En İyi Film

American Hustle / Captain Phillips / Dallas Buyers Club / Gravity / Her / Nebraska / Philomena / 12 Years a Slave / The Wolf of Wall Street

Kazanacak: 12 Years a Slave
Kazanması istenen: 12 Years a Slave 


En İyi Yönetmen

Alfonso Cuaron (Gravity) / Steve McQueen (12 Years a Slave) / Alexander Payne (Nebraska) / David O. Russell (American Hustle) / Martin Scorsese (The Wolf of Wall Street)

Kazanacak: Alfonso Cuaron (Gravity)
Kazanması istenen: Alfonso Cuaron (Gravity)


En İyi Erkek  Oyuncu

Christian Bale (American Hustle) / Bruce Dern (Nebraska) / Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street) / Chiwetel Ejiofor (12 Years a Slave) / Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)

Kazanacak: Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)
Kazanması istenen: Bruce Dern (Nebraska)

En İyi Kadın Oyuncu

Amy Adams (American Hustle) / Cate Blanchett (Blue Jasmine) / Sandra Bullock (Gravity) / Judi Dench (Philomena) / Meryl Streep (August: Osage County)

Kazanacak: Cate Blanchett (Blue Jasmine)
Kazanması istenen: Cate Blanchett (Blue Jasmine)


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu 

Barkhad Abdi (Captain Phillips) / Bradley Cooper (American Hustle) / Michael Fassbender (12 Years a Slave) / Jonah Hill (The Wolf of Wall Street) / Jared Leto (Dallas Buyers Club)

Kazanacak: Jared Leto (Dallas Buyers Club)
Kazanması istenen: Jared Leto (Dallas Buyers Club)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Sally Hawkins (Blue Jasmine) / Jennifer Lawrence (American Hustle) / Lupita Nyong’o (12 Years a Slave) / Julia Roberts (August: Osage County) / June Squibb (Nebraska)

Kazanacak: Lupita Nyong’o (12 Years a Slave) 
Kazanması istenen: Lupita Nyong’o (12 Years a Slave) 


En İyi Özgün Senaryo

American Hustle / Blue Jasmine / Dallas Buyers Club / Her / Nebraska 

Kazanacak: Her 
Kazanması istenen: Her


En İyi Uyarlama Senaryo

Before Midnight / Captain Phillips / Philomena / 12 Years a Slave / The Wolf of Wall Street 

Kazanacak: 12 Years a Slave
Kazanması istenen: Before Midnight


En İyi Kurgu

American Hustle / Captain Phillips / Dallas Buyers Club / Gravity / 12 Years a Slave

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity


En İyi Görüntü Yönetimi

The Grandmaster / Gravity / Inside Llewyn Davis / Nebraska / Prisoners

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity


En İyi Yabancı Film

The Broken Circle Breakdown (Belçika) / The Great Beauty (İtalya) / The Hunt (Danimarka) / The Missing Picture (Kamboçya) / Omar (Filistin)

Kazanacak: The Great Beauty
Kazanması istenen: The Great Beauty


En İyi Animasyon

The Croods / Despicable Me 2 / Ernest & Celestine / Frozen / The Wind Rises 

Kazanacak: Frozen
Kazanması istenen: The Wind Rises


En İyi Belgesel

The Act of Killing / Cutie and the Boxer / Dirty Wars / The Square / 20 Feet from Stardom

Kazanacak: The Square
Kazanması istenen:    - 


En İyi Prodüksiyon Tasarımı

American Hustle / Gravity / The Great Gatsby / Her / 12 Years a Slave

Kazanacak: The Great Gatsby
Kazanması istenen:    Her

En İyi Kostüm Tasarımı

American Hustle / The Grandmaster / The Great Gatsby / The Invisible Woman / 12 Years a Slave

Kazanacak: The Great Gatsby
Kazanması istenen: American Hustle

En İyi Makyaj

Dallas Buyers Club / Jackass Presents: Bad Grandpa / The Lone Ranger

Kazanacak: Dallas Buyers Club
Kazanması istenen: Dallas Buyers Club

En İyi Görsel Efekt 

Gravity / The Hobbit: The Desolation of Smaug / Iron Man 3 / The Lone Ranger / Star Trek Into Darkness

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity

En İyi Özgün Müzik

The Book Thief / Gravity / Her / Philomena / Saving Mr. Banks

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity

En İyi Özgün Şarkı

“Happy” (Despicable Me 2) / “Let It Go” (Frozen) / “The Moon Song” (Her) / “Ordinary Love” (Mandela: Long Walk to Freedom)

Kazanacak: "Let it Go" (Frozen)
Kazanması istenen: "The Moon Song" (Her)

En İyi Ses Kurgusu

All Is Lost / Captain Phillips / Gravity / The Hobbit: The Desolation of Smaug / Lone Survivor

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity

En İyi Ses Miksajı

Captain Phillips / Gravity / The Hobbit: The Desolation of Smaug / Inside Llewyn Davis / Lone Survivor

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity