2.06.2014

Gezi Parkı Yazı Dizisi - 2 Haziran

Mehmet’in canına kıyacaklar, Ali İsmail’i öldüresiye dövecekler…

Sabahın körü. Ağrıdan, sızıdan tutmayan bacaklara güç gerekiyor. Uyumam lazım, her gün saatlerce ayaktayım. Ayakta olmak yeter mi hiç; kim bilir yine hangi bilinmez sokaklara kaçacağım, nerelerde düşeceğim. Henüz “duran adam” değiliz, daha keşfedemedik; biz tepkisini “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” diye tepinerek gösterenleriz. Bir de üzerinize afiyet, gaz yemeyi iyi biliriz. Gaz yedikten hemen sonra sigara yakabiliriz mesela. Talcid adam olur, sokakları arşınlarız; fişeklerinizi size geri atmaya bile can atmayız. Dün katil olmuştunuz, bugün seri katil olacaksınız…

Bir ağacın tepesindeyim. Ağaca tırmanma konusunda hiç başarılı bir çocukluk geçirmediğim halde, Gezi motivasyonundan olacak, bir ustalık, bir daldan dala sekmeler, maşallahım var. Yukarıda bir kedi, kamera zum yapınca anlıyorum, ben bu ağaca onu kurtarmaya çıkmışım. Yaklaştıkça kaçıyor, alıp indireceğim, uzanamıyorum. Artık gidilebilecek bir yer yok, hamle yaparsam düşebiliriz. Zararsız olduğuma neden sonra ikna oluyor, bırakıyor kendini. İsabet oldu sevgili kedi, yoksa buradan düşünce senin dört ayağının işe yarama ihtimali de pek zayıf. Avucuma aldığım anda yüzümdeki tebessüm donuyor, bakışlarım boşluğa düşüyor. Bu çok normal, çünkü ben düşüyorum. Kafamı kaldırdığımda düşme sebebimi görüyorum, yüzünde benim tebessümüme eşlik etmeyen iğrenç bir sırıtış var. Kafasında bir kask… Bir çevik tarafından uçuruma atılmışım. Direniş kaidelerine hâkimim. Kaskın numarasını alayım diyorum en azından, öbür dünyada lazım olur hani. Bu dünyada alsan da bir şey olmuyor zaten. Kaskı çıkarsan peruk takıyor, saatlerce dövdün desen “kendimi savundum” diyor. Nasıl uğraşacaksın ki şeref yoksunuyla, böylesinden vicdan beklenir mi? Uyanıyorum. Gözümü açmak gerçeği hatırlamamı ya da en azından uyanmamı sağlayacak. Kabusun da üniformalıya denk geleni dertmiş, onu anlıyorum.

Bir çelişki söz konusu bugün… Beşiktaş, Dolmabahçe, Akaretler sabah sakinliğinde; sahil tarafı silme çevik yine ve biliyoruz akşama karışacak ama Gezi’de çadırlar kuruldu, kütüphane için kitap toplanıyor, festival gibi programlar hazır. Şiirler, forumlar, şarkılar, konserler… Benzersiz bir dayanışma. İnsan zinciri yap, herkes elindekini yanındakine versin, bu şekilde sadece dünya kadar malzemeyi değil, insanlığı da taşıyabilirsin güzel kardeşim. Polisin olmadığı, valinin hüküm sürmediği yerde sevgi yeşeriyor, insanlık yüceliyor. En karşıt gruplar bir araya gelmiş, aralarında adeta anlayış ve tevazu yarışması düzenleniyor. Tüm siyasi fraksiyonlar kırmış zincirlerini, yan yana. Olası saldırıya karşın taraftarlar anlaşmış; Çarşı Gümüşsuyu’nu, Fenerbahçeliler Talimhane’yi, Galatasaraylılar İstiklal’i tutuyor. Gerisi şenlik, kutlama, zaferin tadını çıkarma. Ama bir başıboşluk yok, herkes her şeyin farkında. Ayrılıyorum Gezi’den, çünkü Beşiktaş yine karıştı, bu sefer daha da şiddetli. Sanırım toptan semti yok edecekler, biber gazı dışında bomba da atarlar mı, katil seri katil olmak istiyor, ant içmiş, elinde değil. Korunmasız çıktığım ilk günden sonra dandik bir maske ile noktaladığım günlerin  aksine, bugün başıma ne geleceğini bilmediğim için ya da gelmeyen bir fişeğin gelebileceğini düşündüğüm için motosiklet kaskı takıyorum. Kıyafetimden kaskıma dek bugün tam bir Robocop’um. Bir şey yapacağım da yok, yine biraz bağırıp fazlaca kaçacağım. Ben şiddetin durmasını istiyorum. Şiddete şiddet katmak değil. Yere düşen birkaç kişiyi polis kapmadan ben kaldırmalıyım. Lojistik Robocop’u olarak vazifemi ifa edeceğim efendim.

Bu akşam yediğimiz gazın yoğunluğu bazı sınırları aştıklarını göstermek için yeterli. Tarifsiz bir saldırı var ve fakat daha da kalabalıklaşıyor insanlar. Beşiktaş sadece bir semt değil, kalplerde eşsiz bir aşk. Bunu bilmiyor polis, saldırdıkça geri kaçmak zorunda kalması bu yüzden. BJK Plaza’yı geçemiyorlar, bir otobüs boyu barikat kurulmuş, sanırım topyekûn temizliğe giriştiklerinde görkemli bir törenle yıkacaklar. Önlere yakın bir yerde dururken çok şiddetli bir reaksiyon geliyor polisten, nereye kaçacağımı şaşırıyorum, kask başıma bela oluyor, doğru düzgün koşamıyorum. Şair Nedim’e dalmışım, fark etmez, şu aradan tüyerim yukarı, bunlar buraları bilmezler. Bütün Beşiktaş aşağı inmiş resmen, balkonlarında olanlar müthiş bir tepki halinde polise karşı. Oysa onların umurunda değil, arenaya çıkmış gladyatörün tribünleri duymamasına eş bir konsantrasyon yaşıyorlar. Öyle ki, gördüğüm manzara bugüne dek bizzat yaşadığım en acı tecrübe. Bir tekel bayii… Tam karşısında eğilmiş ve gaz tüfeğini dik şekilde tutarak dükkân içinde sıkışmış insanlara ateş etmek üzere bir polis. Binalardaki insanlar çığlık çığlığa. Yapma! Biraz sonra toplu katliam yaşanacak. Kendimi kaybedercesine koşmaya başlıyorum. “Yapma” diye bağırıyor herkes, kendini kaybedercesine bir şey yapmasına ramak kaldı adamın. Yapma! Karşıdan da koşanlar var, o anda anlıyor ne olduğunu, canı tatlı geliyor, kaçıyor ara sokaktan ve kayboluyor. Olacak iş değil bu... Hafızada kalırsa delirtir, hissizleştirir insanı. Gidiyoruz, ağlaya ağlaya çıkartıyoruz içeride kalanları. Evin orası farklı değil. Sokaklarda yatanlar, acı çekenler, bağıranlar. Akaretler’e geri geliyoruz, apartman kapısını açık bırakmak müebbetengiz bir yardım ve yataklık suçu. Her yer gaz, her yer bağırış, polis destansı bir şiddet şöleni sunuyor. Bir temaşadan çok, canhıraş bir hayatta kalma hali aslında. Sağda solda kalan kim varsa alıyoruz eve. Polis anlamasın diye fotoselli lambanın ampulünü söküyoruz. Ev bir cafeden çok, hücre evini andırıyor andırmasına; lakin içerideki insanların birçoğu siyaseti ilk kez tanıyor. Saatler böyle geçiyor. Eve gir, çık, bağır, diren, yaşama tutun. Direnişin kendisi zaten yaşamaya çalışma mücadelesi. Durmak yok, mücadeleye devam. Bir bakıma yaşamaya devam. Gezi’de şenlik, burada katliam… Aşağıda camiye girenlere bile gaz atanların artık hiç durmayacaklarını biliyoruz. Halk TV canlı yayını yokuşu gösteriyor stüdyosundan, “biz demin burada mıydık?”, inanamıyoruz.


Ona da inandırmayı başarıyorlar ama. Mehmet’in canına kıyıyorlar, Ali İsmail’i öldüresiye dövüyorlar. Sağ kalmak mesele olmaya başladı çapulcu arkadaşım, ürkmekte haklısın. Karşımızda gözünü genç insanların kanı bürümüş bir seri katil var. 

1.06.2014

Gezi Parkı Yazı Dizisi - 1 Haziran

Herkesin kendine göre bir uyanma ritüeli var. Kimi derhal yüzünü yıkar, kimisinin eli hemen sigara paketine uzanır, bazı insanlar ise çay demlemek üzere mutfağa yollanır. 1 Haziran sabahı ise, sanıyorum, bu üçünün dışında ortak bir ritüele sahip olduk. Yastık kenarına sıkıştırılmış televizyon kumandasıyla ilk temasa. Halk TV canlı yayınına dahil olmak adına. Ana akım medya şirin hayvanların belgesellerini vererek olağanüstü şiddeti yok sayadursun, kimsenin yönlendirmesine ihtiyacımız olmadığını çözmüştük bile.  Uyanır uyanmaz nabız tutmak böyle bir şeydi. “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz” demeye başlamanın ilk getirisiydi bu. Ardından Twitter aracılığı ile yürüyüşe başlanacak saatler incelenir, hangi güzergahtan ve parka hangi açıdan ulaşmaya çalışılacağı tartışılırdı. Akaretler’de gözünü açan biri olarak, tercihim hali hazırda duruyordu. Çoğunluğun ve o günün kahramanı olacak çArşı grubunun seçeneği olan Osmanbey üzerinden gidilecekti Gezi’ye…

Kitlesel bir direniş içindeyseniz Cumartesi bulunmaz bir nimettir. Bütün gün sizin önünüzdedir çünkü iş güç kaygısı, geç kalma korkusu yoktur. Sadece sokakta değil, arka planında sosyal medyada da tüm korunma taktiklerine, gazla mücadele yöntemlerine hızlıca aşina olabilirsiniz. Mesela o Cumartesi’nin en kritik noktalarından biri eczanelerin açık olmasıydı ve sanıyorum kimsenin envai çeşit ilaçla işi yoktu. Evde kalanlar solüsyonların nasıl hazırlanacağını araştırıp pet şişe bulurken eczaneye gidenler asıl materyalin, Rennie, Talcid ya da Gaviscon’un peşindeydi. Havuzda veyahut denizde takarız diye aldığımız deniz gözlüklerinin dolaplardan tozlar içinde çıkartılması da “direniş ar-ge”sinin bir ürünüydü. Herkes kendince savunma ekipmanını tedarik etmenin derdindeydi ve bu sefer gündüz gözüyle yeşiline kurban olduğumuz parkı almaya gidecektik. Üstelik çocuklar gibi şendik. Önceki geceden çıkan inanç, Türkiye’nin tüm illerinde eylemlere, Boğaz Köprüsü’nü yürüyerek geçen insanlara, korku duvarını yıkmış ve siyaset üstü bir mücadeleye girişmiş milyonlara ön ayak oluyordu. Her gün daha kalabalık oluyorduk. Biz her geçen saat daha bir beraberdik.

Müthiş bir insan yığını… Maçka, Nişantaşı, Teşvikiye… Önceki gün gaz yemiş olmaya gerek yok tedirgin olmak için. Devletin başındakiler gözünü savaş bürümüş kolluk kuvvetine fiziksel ve ruhsal olarak nasıl bir “gaz” verdiyse, Nazım Hikmet’i alan Haziran ayında ölmek hiç öyle şiirde olduğu gibi zor değil. Diktanın ve faşizmin gücüne kendini inandırmış insan müsveddeleri için, parkı savunan insanlar “can” değil çünkü. Kaçırdıkları ve her gün daha tahrik edici açıklamalarla yangına körükle gittikleri gerçeği o karanlık zihinlerinde bir soru işareti bile olamıyor henüz. Olacak mı, bilinmez. Ana akım medyanın kör, sağır, dilsiz, aşağılık, haysiyetsiz yayın anlayışı ile sokak gözükmez, polise attırdıkları gazlarla hayat yaşanmaz olur ve bir süre sonra unutulur diye düşünüyorlar. Hayat kimilerine yaşanmaz olacak ve öldürecekler, onlar bunu henüz bilmiyorlar. Katil olmakla yüzleşecekleri vakit de gelecek. Her şey sırasıyla olacak. Şuan biz TRT Radyosu’nun önünde gaz yemeye geri dönelim.

Yoğun bir gaz saldırısı var ve fakat insanlar geri gitmiyorlar. Tabii ileri de. Kolay değil, ne ile karşılaşacağını kestirmek. Şiddete şiddetsiz karşı durmak her babayiğidin harcı değil. Ama şiddete şiddetsiz karşı yürümek bazı babayiğitlerin imzasıymış meğer. Üstelik maskesiz, gözlüksüz halde... Bir tuhaflar. Korkusuz olmanın farklı bir boyutunu yaşıyorlar. Görüyorsun. Peşlerine takılmak hayli cesaret isteyen bir iş ama sen de o güçle doluyorsun. çArşı’dan bahsediyorum. Akaretler’den geliyorlar. Durmadan ve peşlerine insanları ekleyerek yürüyorlar. Kimsenin ilerleyemediği polis-halk arası alanda duraklama yapmadan adım adım gidiyorlar parka doğru. Düşüyorlar, kalkıyorlar, düşenleri arkaya taşıyorlar ama durmuyorlar. Arkadaki insanlarda yoğun tedirginlik… Bir mesafe oluyor, öndeki grup az sayıda, istedikleri tek şey safı dağıtmadan herkesin yürümesi. “Biz halledeceğiz” diyorlar. Sonra kimileri tekrar düşüyor. Onları başkaları kucakta yine arkaya taşıyor. İleri geri bir devinim ama ekip hep yürüyor. Gerçekdışı bir manzara yaşanıyor. Poliste de aynı şaşkınlığın olduğunu düşünüyorum. Yakın mesafeye gaz sayısını artırıyorlar. Değişen bir şey olmuyor. İki Toma manevra yapamıyor, olduğu yere mıhlanmış, kalıyor. Polis her saniye geriye gidiyor. “Çekilin” uyarısı mı geldi, yoksa mecburi bir çekilme mi, orasını bilemem. Tesadüflere inanırım ama bu sefer pek inandığımı söyleyemem. Devlet tarafında bir koordinasyonsuzluğun olduğu fazlasıyla ortada. Polisin gazından, Toma’sından korkmayan insanlar şiddete şiddetle karşılık vermeden parkı geri alıyor. Parkın içinde habersiz polisler var. Karşılarında yüz binlerce insan. Ayıptır söylemesi, icabında direnişin de en trajikomiği bizde olur. Dün geceki inanış ve uyanış çok sürmeden 1 Haziran öğleden sonrası Gezi Parkı’nda ağaçların gölgesinde halaya dönüşüyor. Birbirini tanımayan yığınla insan kurtarılmış parkta dans edip şarkı söylüyor. Artık polisin tüfeği yok. Senin de korkmana gerek yok artık ey habitat! Burayı öyle güzel yapacağız ki, asırdan fazladır ayakta duran koca ağaçlar bile “ömründe” böyle hikâye görmemiş olacak.

Parkta nefis günler göreceğiz de, şiddetle beslenenler boş durmuyorlar. Beşiktaş’ta saldırının en şiddetlisi yaşanıyor. Gezi’deki halay devam ededursun, birçok kişi koşarak Barbaros’a ve Akaretler’e geri dönüyor. Yaşadığımız sokağın önünde barikatlar. Aşağıda polis. Ne gerek var, niye be arkadaşım? Direniş parkın korunması biçiminde devam edecekken yine başlıyoruz gaz yemeye. İstihkak denen bir şey var. Bu da boğaz, bu da ciğer… Ciğersizliğin lüzumu var mı? Maalesef ne duruyorlar, ne doyuyorlar. Şiddet olabildiğince sürüyor gecenin karanlığında. O an anlıyorum. Bu iş devam edecek. Bedenen gücüm elverdiğince sokakta kalıyorum. Evin kapısını açıyoruz herkese. Evde başka insanlar varken tekrar çıkıyoruz. Daha kötüsü yarın olacak aslında. Nerdesin aşkım? Burdayım aşkım. Ben biber gazı müptelası oldum, ben direnmeye artık aşinayım. Benden şiddet bekleme çevik. Ben sadece “Her yer Taksim, her yer direniş” diye yırtınıyorum, fazlasını yapmayacağım. Senin taktiklerini bilmiyorum. Ben bir tek bu slogana aşığım. Gelirseniz bekleriz, biz yarın yine Akaretler’de olacağız. Kimimizin Gezi’de, kimimizin Gazi’de, kimimizin Kızılay’da, kimimizin Gündoğdu’da olması gibi.

O sırada türkülerle, şarkılarla yeşiline kurban olduğumuz Gezi uğruna bir canımız gidiyor. Vuruyorlar Ethem’i. Göz göre göre, bile isteye vuruyorlar. Katiller artık. Meseleyi bir iki ağaç olarak düşünmeyi seçen vicdansızlar, yeşil direnişi siyaha boyuyorlar. Bir parkı kaybetmemek için çıkılan yolda onlar vicdanlarını kaybediyorlar.


Fark etmez kardeşim. Teker teker öldürmekse niyetiniz, çekinmeyiniz. Biz içimiz kan ağlayarak da direniriz. Çünkü semt bizim, park bizim, aşk bizim…

31.05.2014

Gezi Parkı Yazı Dizisi - 31 Mayıs

Geniş plan. Sis bulutu. Gözle görülebilecek mesafe birkaç metre. “Önünüzdeki araçla hızınızın yarısı kadar mesafeyi muhafaza edin” denirdi arabada olsak. Değiliz. Araç bedenimiz. Ayaktayız. Gözümüz ileride. Çıkabilir miyiz acaba buradan? Yoksa İstiklal Caddesi’ni mi denesek? Ya da Talimhane nasıldır? Bilinmiyor. Hızımız yok, çünkü duruyoruz. İğne atsan yere düşmez, gaz kapsülü belki. Çünkü binlerce insan dar bir caddeye sıkışmışız. “Ya hep beraber, ya hiçbirimiz”. Beraberiz. Çok beraberiz hem de. Hiç bu kadar beraber olmamıştık. Silahsızız. Silahımız cümlelerimiz. Kalkanımız yok. Kaskımız da. Cop tutmamış ellerimiz, belki bazılarımız yemiştir vücudunun bir yerine o plastiği, tek iletişimimiz bu “onların” silahlarıyla. Ben biber gazı tadını biliyorum. Tribünlerden. Yıllarca soluduğum şeyin nasıl bir etki yapabileceğini bilmiyor yanımdakiler, etraflıca anlatıyorum. Genel kültürümün içinde biber gazı tecrübesinin bulunması nasıl bir ülkede ve nasıl bir faşist düzende yaşadığımın birincil kanıtı.  

Ön taraftan sürekli insanlar geriye geliyor. Alman Hastanesi’nin önünde safa katılmışken ilerleme güdüsü duymadan bir anda en öne geldiğimi hissediyorum. Gaz yiyenler arkaya geçiyorlar çünkü. Hepimiz tadacağız, korkumuz yok bundan. Derken bir kapsül görüyorum.

Orta plan. Hareketli çekim. Gaz fişeği başıma doğru geliyor. Yapabileceğim pek bir şey yok, kaçamayacağım. Yanımdakilerde bir devinim, bir eğilme telaşı. Beyhude diyor iç sesim, kaçamazsın. Biri çekiyor beni. Çekiyor ne kelime, sürüklüyor. Ortalık bembeyaz. Genzim yanıyor. Teçhizat nedir bilmiyoruz, bizim bir park vardı, onu alacaktık sadece, o sebeple buradayız. Arkama bakıyorum. Kapsül yanımdaki dükkanın kapalı kepenklerine çarpmış ve yerde ve sebeb-i ziyaretinin hüneri olan acı dumana boğuyor ortalığı. Genzimin yanması ile ölüm arasında net bir tercihim var. Yaşamak istiyorum, dolayısıyla her türlü biber gazını dilerlerse yemeklerime de katabilirler. Böyle başlıyor 31 Mayıs ile Gezi eylemleri ve böyle sert bir olayla hızlı başlıyorum mücadeleme. Mücadele dediğimiz silahsız ve teçhizatsız bir direniş sadece. Ama öyle bir direniş ki, korkunun zerresi yok. Öte yandan başımda baret yok. Elimde eldiven bulunmuyor. Henüz maske bile almamışım, en dandiğinden, en eczane işinden bile haberdar değilim. Ama olacağım. O kapsül başıma gelseydi bu hayatımın sonu olabilirdi. Olmadı, atan polise kısmet değilmiş. Onun için çok sorun olduğunu sanmıyorum, birini vuracağı haberini alması için fal baktırmasına gerek yok, elindeki tüfeğe iyi bakması ve yeterince insanlıktan çıkması kendisini kısa sürede başarıya ulaştıracak.

Büyükparmakkapı Sokak. İnsan istifi. “Faşizme karşı omuz omuza”. Omuz omuzayız kardeşim, boğazını patlatana kadar bağırabilirsin. “Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber, ya hiçbirimiz.” Yüzyıldan eski bu binalardaki akustiğe hayran olmamak mümkün değil. Bizim tek silahımız sesimiz ve Beyoğlu’nun tüm binaları bizim yanımızda. Sanki sayımız azmış gibi, kitlenin gücünü katbekat artırmakta son derece yardımcılar. AFM’nin oraya kadar insan. Sonra bir boşluk var. Gerisi polis. Dünya üzerindeki gelmiş geçmiş tüm devletlerde kamu görevi yerine getiren memurların en yalancısı, riyakarı yemin etmiş parka vatandaşın girmemesi üzerine. Etsin, birkaç gün sonra “aranızda olmak isterdim” diyecek nasıl olsa, der. Karaktersizlik ziyadesiyle fena bir kişilik hastalığı… Öyle bir kalabalık ki, tünele kadar gidiyor. Havadan çekseler bari şuranın fotoğrafını, diyorum içimden. Ses azalmıyor, sayı hiç eksilmiyor, müthiş bir anla karşı karşıyayım. Böyle bir huzur, böylesine bir tatmin daha önceden hiç yaşamamıştım. Nasıl da güveniyorum kendime şuan, nasıl da güveniyorum buradaki binlerce kişiye. Bu ülkeye, bu gençliğe… Şiddete maruz kalıp şiddetle cevap vermeden mücadele etmekten daha ulvi bir şey var mıdır acaba? Bir parkın AVM olmasını engellemek adına buraya gelen yüz binlerce insandaki vicdan kadar temizi var mıdır?

Yakın plan. Yerdeyim. Kalkmaya çalışıyorum. Yanımdaki arkadaşımı kaybettim. İnsanlar yerdeler ve bağırıyorlar. Bir şeyim yok, biliyorum, gözüm de birazdan açılacak. Tek korkum polisin bu kısa sürede gelmesi. “Önce kendi oksijen maskenizi takın, daha sonra yanınızdakilere…” Aklımda bu cümle var. Önce kendime gelmeliyim. Kalkıyorum ve o sırada daha önce görmediğim bir sıvı döküyor elime tanımadığım biri. “Gözüne sür”, diyor. Sürüyorum. Kendime geliyorum. Yerdeki insanları kaldıra kaldıra ilerliyorum Cihangir tarafına. “Polis geliyor” çığlıkları her yerde. Koşuyorum. Düşüyorum. Yine koşuyorum. Neyse ki yıllarım buralarda geçti, sokaklarını, çıkmazlarını, kısa yollarını adım gibi biliyorum. İlkyardım’ın paralelindeyim. Kimse yok. Birkaç polis beni görüyor. Anlıyorum ki çoktan dağıtmışlar buraları. Hızlıca Tophane tarafına doğru ilerliyorum. Allah Allah, burası da hayli tenha… “Nerede bu insanlar?” derken sağımdan doğru şişeler ve taşlar geliyor üstüme doğru. Bir taş ayağıma geliyor. Tophane’nin gençleri beni taşlıyor. Tepki vermiyorum. Gücüm kalmadı, saat 2’yi geçti. Bir şekilde iniyorum sahile. İnsanlar burada. Tophane’nin sözüm ona bıçkın veletleri tırsıyor, gelemiyor. Arkadaşlarıma denk geliyorum. “Benden bu kadar” diyor ve taksiye biniyorum. Doğru Akaretler’e. Yüzüm gözüm sıvıdan kurumuş. Üstüm başım leş gibi. Vücudum yorgunluktan kaskatı ve soluk soluğa bir haldeyim. Ama bir huzur var içimde, tarifi namümkün. Sadece durdum aslında. Kimseye saldırmadım, kimseyle kavga etmedim, hiçbir şey fırlatmadım. Ben sadece bu hayâsızlığa dur demek istedim ve bunu durarak yaptım. Başımı gaz kapsülü sıyırdı, epeyce gaz yedim, düştüm, kaçtım. En sonunda tüm süreç boyunca benzerini görmediğim tesirde bir gazla kendimi yarı baygın buldum. Bütün bunları düşünüyordum taksideyken. Huzur dolu, kıvanç dolu, tertemiz bir zihnim var şuan. Korkmuyorum. Çünkü ben bu akşam korkuyu yendim.

Biliyorum. Biraz dinlenip yarın Akaretler’den yürüye yürüye Gezi’ye gideceğim. Bilinçleneceğiz, daha iyi giyineceğiz ve o parka yarın gireceğiz. İnanıyorum buna. İnsanlara inanıyorum bugün ben. Bugün ben gurur duyuyorum halkla.

Çünkü tüyleri diken diken eden bir gerçeği keşfettik biz 31 Mayıs’ta. Bir daha asla unutmamak üzere;

 “ya hep beraber, ya hiçbirimiz”…

30.05.2014

Gezi Parkı Yazı Dizisi - 30 Mayıs Gecesi

Yorgunum. İşten çıktım ve fakat bin türlü sorun, dert, tasa arkamda. İş benim değil, şirket benim değil, ama kurumsal da olsa sahipleniyor insan, başarısızlığa tahammülü yok çünkü. En iyisini, en doğrusunu yapmak istiyor, böylece tüketiyor kısıtlı enerjisini. Varsın olsun, bazı günler böyle de geçer, üstelik hava güzel, her yer çiçek açmış, boğmuyor şehir; aslında kalabalığı boğar, kabalığı boğar, trafiği boğar ama bir denizine, bir de nadir yeşilliğine inanmışsan devam edersin hayatına. Her şeyin azı makbul derler ya, insanı çok olan şehirde denize de yeşile de ulaşmak için mücadele etmen gerekir. Edersin, çünkü yaşama sebebin haline gelmiştir bir süre sonra, kanıksamışsındır. Kiminin gıptayla baktığı boğaza iki adım olmakla övünmek, aylar boyu gitmemeye nazaran daha yüce bir duygu gibi gelir. Veyahut bir iki ağaç gölgesinde oturmayı baharın uyanışı addedersin, elinde değil, yaşamayı öğrenmekle ilgili bir mesele bu. Yaşadığın şehir bulunmaz bir nimettir zihinlerde lakin gel gör ki, yaşarken öyle olmayabilir. Bunu çoktan beri bilirsin.

Derken bir telefon; “dün niye gelmedin?” diye kızarak açılmış. Akşam mesaim yok, nereye gitmeliydim ki, diye düşünmekten kendimi alamadım haliyle ve iş havliyle. “Gezi parkı eylemini duymadın mı?” diye devam ediyor üstelik cevap bile veremediğim halde karşımdaki azımsanmayacak sinir harbi; sanki bir sivil toplum örgütü üyesiyim ya da şehir planlamada bilirkişiyim. “Elbette duydum ama gelmemin zaruri olduğunu düşünmedim” diyecek oluyorum. “Öyle şey olmaz, hemen gel, bira aldım, kitap da var, burası çok güzel, burada birlikte duralım, parkı vermeyelim” diyor öte yakadan gelen ses. Kitap, bira, park… İstanbul’da yaşıyorum ben; bana bu üç nimet aynı platformda sunulmuş, daha fazla neyi düşünebilirim ki diye sorguluyorum. Sanmayın ki, bu sorgulama dakikalar sürüyor; sadece iki üç saniye… Derhal yolculuk planımı yapıyorum ve uygulamaya koyuyorum. Bu da bir zorluk sevgili okuyucu, İstanbul’da yaşıyorsan ve bir parka gitmek istiyorsan, bunun için kendine bir güzergah çizmen gerekebilir. Varsın, bu da olsun… Olabildiğince hızlı gidiyorum, karnımın açlığını düşünmeden, düşüyorum parkın dehlizine. Kimi şarkı söylüyor, kimi kitap okuyor, kimi kitap okuyanları dinliyor. Bir bienal, daha da ötesi bir festival ortamı. Kimse kimseye bağırmıyor, küfür yok, anlayış sonsuz, paylaşım sınırsız; müzik var, kitap var, sanat var. Gırla. Ağaç var, gölge var, rüzgar var serinleten cinsten, insan var, insanlık var. Çiçeklerden gelen koku buram buram. Sponsor bulsan böylesini sağlayamazsın, para ödesen bu kadarı olmaz, öyle nefis. Yemek aklına bile gelmiyor, bir çeşit huzur tüm bedenini sarıyor, kendini akışa bırakıyorsun. Saatler geçiyor, bu tandans değişmiyor, gelen-giden aynı vakayı aynı huşu içinde sürdürüyor. Kimi genç, kimi orta halli… Kimi hali hazırda sanatla uğraşıyor, kiminin hobisi… Öte tarafta polisler var. Bazılarıyla yemek paylaşılmış, kimisiyle müzik dinlenmiş, birkaçıyla kitaplar ve yazarlar hakkında konuşulmuş üstelik. Diyalog var. İletişim sağlıklı. Hala tek bir bağırış ya da küfür yok. Olmaz da… Olamaz ki… O ortamda gittiğim an ile ayrıldığım an arasında geçen yedi saatte gördüğüm her bir anı yad ederek, anımsayarak söylüyorum, mümkün değil. Bahsettiğimin İstanbul’da pek mümkün olmadığını, benim zihnimde yarattığım yalan bir tezahürün dışavurumu gibi geldiğini düşünmek absürt değil, farkındayım bunun.

Akşam vakti gittiğim mekandan üzülerek gecenin üçünde ayrılıyorum. Eve gitmek zorundayım, ertesi sabah sekizde işe gitmeliyim zira. Biniyorum dolmuşa hayatımda hiç yaşamadığım bir tuhaf huzurla, birkaç saat uyumak uğruna. Sabah aynı mutlulukla uyanmışken gözüm haberlere takılıyor. Ayrıldığım ortamdan sadece iki saat sonra orada bulunan ve günlerden beri konaklamakta olan insanlara, o konuştuğumuz, yemek paylaştığımız, kitap okuduğumuz polisler saldırıyor. Anlamıyorum, çünkü tam olarak burası absürt bu gecenin. Aklım almıyor, neden ve nasıl diyorum. Arkadaşlarıma ulaşmaya çalışıyorum, ulaşamıyorum.

Ulaşamıyorum, ulaşamıyorum, derken ulaşıyorum.
Tüm eşyaları yanmış. Tek bir açıklama yapılmamış. Canını zor kurtarmış.
Ağlıyor, “Madımak’la ilgili okuduklarım gibiydi” diyor. İnanamıyorum. Tazyikli su değil, biber gazı yok, havaya ateş açmak gibi saçmalıkların esamesi okunmaz çünkü hepsinin daha da ötesinde yakmak var, diri diri yakmaya çalışmak, içinde insanlar uyurken insanlarla beraber yakmak… Absürt mü dediniz? Hayır; vahşet, katliam ve daha nicesi…
Ben o Perşembe akşamını hiç unutmuyorum. Ve o unutmadığım anıların ilki oluyor. Çünkü o akşam olanlar, her şeyin çıkış noktası.
Milyonların niye sokağa döküldüğünü tahayyül edebilmekten bile imtina eden canavarların ilk rotası.

30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gece. Birçok şey gibi, hatta belki de hepsinin en başında, affedilmeyecek yanlışların başlangıcı…

30.04.2014

Deli dahi bir yönetmen: Joon-ho Bong

Hollywood'un gösteriş dolu, çoğu zaman tüm duyguları seyircinin gözüne sokan, kimi noktalarda klişelerden kendini kurtamayan senaryolarından sıkıldınız mı? Dönem filmlerinden, klasik polisiyelerden, romantizmi ve aşkı kelimelere dökmekten bıkmayan dramalardan gına mı geldi? Buyurun size 2000li yılların başında yükselişe geçen, 2005'in ardından altın çağını yaşayan, son birkaç senedir ivmesini kaybetmiş gözükse de arşivlere kapı gibi filmler bırakan muhteşem bir Uzak doğu sineması... Güney Kore sineması...

Uzak doğu sinemasının tüm fonksiyonlarını içinde barındırmakla beraber bu yapıya bambaşka bir hava katan Güney Kore sineması, izleyiciye alışılmışın dışında bir sinema zevki sunar. Uzak doğuya has herkesin bildiği kültürel özellikleri (onur, intikam, sadakat) içinde bulundururken, ilaveten Güney Kore insanlarının diğer Uzak doğu ülkelerinden (Japonya, Çin, Tayvan, vb.) farklı halini de her senaryosunda yansıtır. Daha duygusal, düşünceli, naif hallerini... Sinema, bilhassa senaryo gücünü buradan alır. Şiddetin bağıra çağıra sunulmasına gerek duyulmadığını gösterir; en saf şiddeti olabildiğince sakince izleyiciye şırınga eder. Böylece daha çok sarsar. Diyalogları alabildiğine uzatmaz, gözlerin sözlerden daha derin anlamlar içerdiğini insanın beynine kazır. Bizlere tuhaf gelen lisanlarında en belirgin özellik kelimelerin uzatılışı ve seslerdeki alçalış-yükseliş, diğer bir deyişle vurgudur. Sinematografik açıdan sarsıcı sahneleri izlerken vurgu değişimleri ile karakterlerin duygusal devinimlerini daha net ve insani hissettirir. Aslında bütün bunların temelinde insan vardır. İnsana odaklanır, insanı temel alır, upuzun bir geniş açı planda gördüğünüz karakterin yaşadıklarını, hislerini, her şeyini akli melekelerinizle değil; kalbinizle tahayyül etmek durumunda kalırsınız. 

İntikam hemen hemen her eserde vardır. Ancak bu kavga dövüş değil; kimi zaman aşka, kimi zaman onura, kimi zaman zorunluluğa dayanır. Aşkın, sevginin ve sadakatin en saf halini gözlemlerken izlediğiniz diğer tüm filmlere hayret edersiniz. Absürd sahnesi mutlaka içinde bulunduğu sekansa iyi yedirilmiştir, hovardalık sezdirmez. Çünkü metinleri iyi yazılır, senaryosu iyi yazılır; ekseriyetle en başta senaryosu iyi yazılır Güney Kore filmlerinin. Janrından bağımsız olarak son dakikaya kadar sürükler de sürükler, peşi sıra giderken çoğunlukla vaktin nasıl geçtiğini anlamazsınız. Elbette ki, iyi filmleri için söylediğimi belirtmem gerekiyor. Çünkü kötüsü de gerçekten çok kötü olur, diğer tüm ülke sinemalarında olduğu gibi...

Bu girizgah ile biraz merak uyandırmaya çalıştığımı itiraf etmeliyim. Söz konusu sinemanın bunu hakettiğini düşünme cüretini de göstererek pek tabii. Ancak bu yazının asıl amacı, bir Güney Koreli yönetmeni bilmeyenlere takdim etmek, bilenlere ise son filmiyle (Snowpiercer) hatırlatmaktan geçiyor. Kanaatimce, 2000li yılların en değişik zihinlerinden birine sahip olan Joon-ho Bong'tan bahsediyorum.

Kendisiyle tanışıklığım 2007 film festivaline dayanıyor. Orjinal ismiyle "Gwoemul", İngilizcesiyle "The Host" İstanbul Film Festivali'nde gösterildiğinde hayli ilginç bir senaryonun nasıl bu kadar başarılı yazıldığını, öte yandan nasıl bu denli başarılı çekildiğini epey düşünmüştüm. Ardından araştırmaya ve diğer filmlerini izlemeye başladığımda karşımda bir sinema dehası bulunduğunu farkettim. 

Joon-ho Bong, ilk filmi olan 2000 yapımı "Flandersui gae (Barking dogs never bite)" ile senaryosunun gücünü yolun başındayken hissettirmiş bir yönetmen. Kim Ki-duk ve Chan-woon Park'tan farklı bir dili olduğunu henüz ilk filmiyle belli eder. Her ne kadar diğer tüm yapıtlarından naif olsa da, sürükleyici "comedy noir"i ile izleyiciyi zorlanmadan filmin sonuna dek götürür. Çok şey anlatırken aslında en önemli detayları size bırakır. Üstünde düşünmenizi ister. Hiçbir öğeyi gözünüze sokmaz, kabulünüzce sahiplenirsiniz.

Ardından sene 2003'e gelir ve IMDB'nin "Top 250" listesinin 230. sırasında bulunan "Salinui chueok (Memories of Murder)"i çeker. Hem de öyle bir filme imza atar ki, "thriller" nedir, nasıl olur, cümle aleme gösterir. Parmak ısırtan senaryosu, akıcılığı, binbir çeşit eleştirisi, kültürel yapı taşları, oyunculuğu ile dev bir yapımı filmografisine yazdırır. Güney Kore'nin en iyi aktörlerinden Song Kang-ho ile çalışmaya bu filminde başlar. Kesinlikle başka bir filmdir bu; izlemeyenin eksik kalacağı iddia edilebilecek kadar...

2006'ya geldiğimizde tanışıklığımı arz ettiğim filmiyle karşımıza çıkar. Canavar temalı hikayenin aile, birey, sadakat kavramlarının özüne tesir ettiğini gözler önüne serer. Ama gözümüze sokmaz. Gerçekdışı bir ana temaya sahip senaryonun aklınıza gelebilecek tüm hislerle ve türlerle -dram, komedi, gerilim - nasıl çekileceğini gösterir. Bir başyapıt değildir bu; lakin yönetmenin uçsuz bucaksız zihnine ve yönetmenlik kabiliyetine ziyadesiyle iyi bir işarettir.

2008'de Leos Carax ve Michel Gondry ile "Tokyo!" filmini birlikte hazırlarlar. "Eternal Sunshine of the Spottless Mind"in senaristi ve "Les amants du Pont-Neuf"un yönetmeniyle yani... Bunu söylemeden geçemedim; çünkü ikisi de deli, bir o kadar da dahi kişiler. Üç deli bir araya gelip Tokyo'ya dair üç hikaye çizerler karşımıza. Ortaya karışık bir şeyin çıkması şaşırtıcı olmaz ama çok başarılı mı, emin değilim. Yine de izlemeye değer diyelim.

Bir sene sonra ise,  Joon-ho Bong, drama tarihine imzasını atacak filmini piyasaya sunar: "Madeo (Mother)". En iyi filmi olarak gördüğümü not düşeyim. Ana-oğul ilişkisi, toplum-birey çelişkisi, düzen, adaletsizlik ama en çok da intikam anlatır en basit ifadeyle. En basit ve bayağı ifade bu olabilir, çünkü filmin arka planı hayli derindir. Uzun uzadıya kafa yormak durumunda bırakır. Aksettirdiği "insan"ı kusursuzluğa yakın sunar. Berisini gizli tutar. Orası izleyiciyle karakter, köklü sistem eleştirisiyle kendisi arasında düşünsel bir sır olarak kalır. 

Son olarak, "Snowpiercer" ile 2003'ün Ağustos'unda arz-ı endam eder. Her ne kadar hala Avrupa'nın birçok ülkesinde vizyona bile girmemiş olsa da, müsterih olun, filmi bulabilirsiniz. İlk defa cast'ı çok sayıda Hollywood kökenli oyuncuyla doldurur (Chris Evans, Jamie Bell, Tilda Swinton, Ed Harris, Octavia Spencer vb). Eşine ender rastlanabilecek temaya sahip senaryosu ile hakikaten ilginç bir film ortaya çıkar. Öyle ki, bir iki cümlede ifade edilebilecek gibi değil; ayrı bir yazı yazmak icap ediyor.  Kısaca, tuhaf ama tutarsızlıklarına rağmen iyi bir film diyelim. Şaşkınlığımızı ise hali hazırda yönetmenin nev-i şahsına münhasırlığına bırakmamak için bir sebep yok.

Kıssadan hisse, Joon-ho Bong benzersiz atmosferleriyle, sınırları belli olmayan zihninin çıktısı senaryolarıyla bir idol yönetmen örneği çiziyor. Abarttığımı sanmıyorum, günümüz dünya sinemasının en kendine has yönetmenleri içinde yer almakta. Özellikle üslup yaratma konusunda sayılı parmakların birini kendisine gönül rahatlığıyla ayırabiliriz. 

Şayet yeni bir üslup ve yönetmen tanımak istiyorsanız, üstelik bunu aşina olmadığınızı düşündüğünüz bir bölgeden, uzak doğudan yapmaya yelteniyorsanız; bu deli-dahi ile tanışmak için beklemenize gerek yok sevgili okuyucu. Madeo ya da Salinui chueok ile Joon-ho Bong dünyasına giriş yapabilirsiniz. Biz, fan club üyeleri olarak, yorumlarınızı duymak için çıkışta elimizde kahve ile bekliyor olacağız.

10.03.2014

True Detective

HBO olacaksınız, yeni bir polisiye-gerilim dizisi isteyeceksiniz ve bunun için kariyerlerinin başında üç kişi ile yola koyulacaksınız. Üstelik başrol için kariyerinin altın çağını yaşayan Matthew McConaughey ile iki Oscar adaylığı bulunan Woody Harrelson seçilecek. Bir yanı makul, bir yanı tutarsız geliyor kulağa değil mi? Ancak dizinin bugün sona eren ilk sezonuyla şimdiden kült noktaya erişmesinde de oyunculardan önce bu üç genç adamı öne çıkarmak şart. 

Dizinin yönetmeni Cary Fukunaga adını ilk ve tek olarak 2011'de başarıyla yönettiği Jane Eyre filmiyle duymuştuk. Dönem filmi özelliği ve dahası kostüm tasarımı ile Oscar adaylığı almış olması ile hiç de fena olmayan film, yönetmenin hatırlanan tek performansıydı. Dizinin sinematografisini kotaran Adam Arkapaw ise kısa filmlerle ismini duyduğumuz ancak True Detective'e epey benzeyen Animal Kingdom ile başarıyı yakalayan bir görüntü yönetmeni. Çok sayıda yapımı olmadığından tecrübeyle sabit diyemesem de gelecek vadeden biriydi. Senarist ve yapımcı Nic Pizzolatto'ya gelirsek... İşte ona gelemiyorum. Zira yakında sinemaya çevrilecek "Galveston" adında yapıtı ile konuşulan bir yazar Nic Pizzolatto ve bu diziden önce Fox yapımı "The Killing" için iki bölüm yazması dışında senaristlik ya da yapımcılık tecrübesi yok. İşte dizinin ilginçliği, bu üç isimde başlıyor. Dizinin başarısı da yine aynı üç kişinin eseri...

True Detective'in çıkış dönemi aslında dizi adına hem riskli hem şanslı bir döneme denk geldi. Zaten şansı değerlendirmek de biraz risk almak değil midir? Riskli çünkü Breaking Bad gibi dizi tarihinin gelmiş geçmiş en iyisi olarak görülen bir yapım seyircilerine yeni veda etti ve hala akıllarda. Riskli çünkü alışıldık polisiye-gerilim yapısı bu dizinin temas ettiği tüm sinematografik öğelerden farklı. Ancak aynı riskler diziyi başarıya taşıyan atmosfere ön ayak da olabilirdi ki, oldu da... Breaking Bad sonrası yaşanan boşluk yeni bir kült dizi için biçilmiş kaftandı. Aynı zamanda artık herkese olay yeri inceleme, kriminal verilerle somut delile ulaşma, her bölüm ayrı bir dava çözme gibi klasikleştiği kadar bayağılaşan dizi türlerinden gına gelmişti. Bu tarz diziler, izleyiciye bağımlılık kazandıramadığı gibi klişeden öteye gidemez olmuşlardı. Seyirci "The Wire" ambiansında, "Breaking Bad" sürükleyiciliğinde ve sinema diline haiz yeni yapımlar bekliyordu. İşte True Detective tam böyle bir döneme, üstelik tüm kıstasları içinde barındırarak düştü ve HBO'ya son dört yılın en büyük izlenme rekorunu getirdi. 

Dizinin bileşenlerine gelecek olursak, şu çok açık ki, başarının ardında sinema ciddiyeti yer almakta. Yukarıda bahsi geçen üç adam yola çıkarken neyi nasıl yapacaklarını müthiş bir ciddiyet ve realist açıyla ele almışlar. Platformun Louisiana olarak seçilmesi hali hazırda Louisianalı Nic Pizzolatto'nun eseri ama diziye kusursuz uymuş. Düşük eğitim seviyesi, kırsal yapısı, ürkütücü doğası ile katastrofik sinematografiyi çok iyi yansıtıyor. Adam Arkapaw da elindeki nimeti tam anlamıyla kullanıyor doğrusu ve dizi boyunca oldukça hatırı sayılır bir sinematografi performansı sergiliyor. Bunu; herhangi bir yol sahnesinde, barda otururken, hatta Marty'nin ailesi ile evde geçen uzun bir sekansta dahi hissedebiliyorsunuz. İki farklı dönem hikayesini barındıran bol flashback'li senaryonun her yanına tesir ediyor. Öyle ki, her mekanın bu görüntü yönetimine uygun düşecek şekilde seçildiği, tüm görsel detaylarda gizemi muhafaza ettiği tüm açıklığıyla ekrana yansımış.

Bir diğer etken, senaryo ve güçlü diyaloglar. Sekiz bölüm boyunca, temel hikayeden ayrılmadan, iki dönemli ve geri-ileri sarımlı, ana karakterler üzerinde detaylandırılmış titiz bir senaryo ile karşı karşıyayız. Nic Pizzolatto ilk senaryo deneyiminde çok önemli bir şeyi göz önünde bulunduruyor; amaç, sinema diline yakın bir dizi yazmaksa, izleyiciyi hikayeden çok karakterleri merak etmeye yönlendirme gerekliliği... Bunu da tamamıyla bilgiç, realist ancak bir o kadar sosyopat Rust ile dini inancını sorgulatmayan ama eşini aldatmaktan geri kalmayan, her yanıyla kırsal kesimi temsil eden Marty üzerinden yapıyor. Aralarındaki farklar, benzerlikler, korkular ve anlaşmazlıklar özenle derinleştiriliyor. Güçlü ve "quote" yapıda diyaloglarla tanıma evresi ve çabası seyirciye aksettiriliyor. Rust ne kadar gizemli, tehlikeli ve dürüstlükten ödün vermeyen yapıda ise; Marty o kadar sıradan, korkak, riyakar haliyle gözümüzde canlanıyor. Ancak elbette ki, bu birkaç sıfat bu karakterleri ifade etmek için yeterli değil. Karakterler bu tasvirlerin çok daha derininde yer almakta.

Derinliğin temelinde ise, karakter oluşturmadaki başarı ve vurucu diyalogların yanında çok önemli bir diğer unsur devreye girmiş: Oyunculuk. Matthew McConaughey, Dallas Buyers Club'taki etkileyici performası ile ilk adaylığında Oscar'ı kucakladıktan hemen sonra hepimizi tekrar büyülüyor. Kariyeri birçok rezalet filmle dolu olan bu Teksaslı adam, dizide o kadar agresif ve sağlam bir oyunculuk sergiliyor ki, seyirciyi etkilememesi mümkün değil. Karakterinin sahip olduğu tüm özellikleri kimi noktalarda abartılı performanslarla yansıtsa da, şimdiden kült karakterler arasına gireceği su götürmez bir gerçek. Sigara içişi, elinde defteri, evindeki hali ve birçok anlık performans/görüntü bu adamın çok iyi iş çıkardığının kanıtı. Yine de, Matthew'i anlatırken Woody Harrelson'ın performansını yabana atmamak gerek. Çoğu kişi sade oyunculuğuyla bir renk katmadığını düşünecektir muhtemelen; lakin Woody Harrelson'ın gösterişsiz doğallığı olmasaydı, Rust'ın agresif yapısı öne çıkamaz, dizi seyirciyi boğucu bir hale gelebilirdi. Marty'nin genel geçer ahlaki kuralları benimsemiş yapısına rağmen seyircinin sevmemesine sebep olan hal-i pürmelali, ziyadesiyle oyunculuk başarısı. Nihayetinde seyirci iki karaktere de bir mesafe ile yaklaşmak durumunda kalırken, hikaye boyunca onları tanımaya, tanımayı istemeye ve merak etmeye devam ediyor. 

Netice itibariyle, sinema dilinde yazılmış senaryosu, büyüleyici sinematografisi, diziye uygun müzik seçimi, kuvvetli karakterleri ve üst seviye oyunculuğu ile son dönemde izlemesi en keyifli dizi True Detective. Hatta bu noktada biraz daha abartmayı hakettiğini düşünerek, sinemaya en yakın dizilerin başında geldiğini de eklemeliyim. Çünkü genel olarak dizi kavramı, karakteristiğinin bir getirisi olarak gelip geçiciliği ve sonuç odaklılığı aracılığıyla izleyiciyi ana hikayeye/hikayelere bağlasa da, True Detective tüm dikkati karakterlere, platforma ve geniş çerçevedeki bütünsel senaryoya çevirmeyi başarıyor. Hatta bir bölümün neredeyse tek sekansını ana hikayeyi ıskalayıp bu temaşa üzerine kurabilecek kadar risk alarak... Ve başarıyı da işte tam olarak burada yakalıyor.

1.03.2014

86. Oscar Ödülleri

Bazen hazırlanabilecek en iyi senaryoyu bizzat gerçek hayatta yaşar insan. Yaşadığında izlediği tüm filmleri (hele bir de sinefil ise) tekrar tekrar aklından geçirir, en çok hangisinin uyduğunu zihninde tartmaya çalışır. Böyle bir durum için, hafızada yeteri kadar film saklıysa, 1930'lardan günümüze sayısız senaryo ve film ile eşleştirme imkanı bulabilir. Veyahut kimi zaman, bizim şu yaşamakta olduğumuz dönem gibi, aynı senede üstelik benzer sayılabilecek iki Oscar adayı film varsa şayet American Hustle ve The Wolf of Wall Street gibi; arşiv taramasına gerek kalmayabilir de... Yalan, yolsuzluk, çirkinlik günbegün kademe artırırken, yargı lağvedilmişken, özgürlükler kısıtlanmışken, hepsinden öte 85. Oscar töreninden 86. ya geçene dek koskoca bir EMEK yıkılmışken insan Oscar kazanacakları tahmin etmek için dahi zor güç buluyor bedeninde... 

Kolay dönemler değil bunlar; hep yaşanmış ya da hep yaşanacak zamanlar da değil. Daha hafızamızda yer almayan ama bir gün kesinlikle karşılaşacağımız senaryoların alt metinlerini oluşturuyoruz baskıcı bir devlet yüzünden derin üzüntüler yaşayarak belki de... Öyle senaryolar ki, Gezi'yi bize tekrar yaşatacak, bundan elli yıl sonra bugüne bakıp güçlü ve kolektif bir hikaye tasarlamak istediğinde bizden sonraki jenerasyonlar, onun en güzelini ve en gerçeğini anımsayacaklar. 

Zor dönemler dedik ya, işte bu zor dönemlerde ayakta kalabilmenin yolu alışkanlıkları devam ettirebilmekten geçiyor olsa gerek. Bu nedenle haliyle son derece "film noir" tadında yaşıyorken hayatı; araştırmaya, öğrenmeye, kaydetmeye ve tahmin etmeye devam etmek lazım.

Kategorilere geçmeden önce her filme dair derin analizlere girişmeyeceğimi söylemek isterim. Yine de, genel bir yorumda bulunmakta fayda var. Takip edenlerin bileceği üzere, Altın Küre ödüllerinden beridir kampanyalar aldı başını yürüyor. Öyle ki, The Wolf of Wall Street'in, Matthew McConaughey'in, Captain Phillips'in kişisel ya da yapımcıları aracılığıyla Oscar'ı kazanmak adına yoğun reklam kampanyaları yaptığını biliyoruz. Gravity'nin sayısız adaylığını çok sayıda ödülle taçlandıracağını düşünen biri olarak onların çok fazla kampanya yürütmemesini kendilerinden emin olmalarına yoruyorum. Zira film herkes tarafından yeterince konuşuluyor. Öte yandan 12 Years a Slave'in kaç ödülle kapatacağı heyecanla beklenirken kanaatimce nefis filmlerin arasında çok üst düzey olmasa da tatmin edici bir seyirlik diyebileceğim American Hustle'a ödül çıkacak mı diye merak ediyorum. En iyi Yönetmen, En iyi Kadın Oyuncu, En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En iyi Animasyon kategorilerinde sürpriz çıkması beklenmiyor, çıkarsa süpriz ötesi olur. 

Altın küre tahminlerinde olduğu gibi "kazanacak" ve "kazanması istenen" şeklinde ifade etmeye çalışacağım. Koskoca bir yıl takip edip kazanmasını istediklerimi söylemezsem içimde kalır, anlayış bekliyorum efendim. Son olarak, belgesellerin ve kısaların bazıları hariç tüm filmleri izlediğimi nacizane söylemek isterim. Belgesel kategorisi zaten sürprizlere gebe, en yüksek oranda Oscar'a kavuşacağı tahmin edilen belgeseli "kazanacak" olarak yazacağım ama hepsini izlemediğim için "istenen" kısmını boş bırakacağım. Keza, En iyi Kısa Film, En iyi Kısa Belgesel, En iyi Kısa Animasyon kategorilerindeki adayların pek azını izleyebildiğim için bu kategorilere dair bir yorum yapamıyorum maalesef.

Haydin başlıyoruz.

En İyi Film

American Hustle / Captain Phillips / Dallas Buyers Club / Gravity / Her / Nebraska / Philomena / 12 Years a Slave / The Wolf of Wall Street

Kazanacak: 12 Years a Slave
Kazanması istenen: 12 Years a Slave 


En İyi Yönetmen

Alfonso Cuaron (Gravity) / Steve McQueen (12 Years a Slave) / Alexander Payne (Nebraska) / David O. Russell (American Hustle) / Martin Scorsese (The Wolf of Wall Street)

Kazanacak: Alfonso Cuaron (Gravity)
Kazanması istenen: Alfonso Cuaron (Gravity)


En İyi Erkek  Oyuncu

Christian Bale (American Hustle) / Bruce Dern (Nebraska) / Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street) / Chiwetel Ejiofor (12 Years a Slave) / Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)

Kazanacak: Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)
Kazanması istenen: Bruce Dern (Nebraska)

En İyi Kadın Oyuncu

Amy Adams (American Hustle) / Cate Blanchett (Blue Jasmine) / Sandra Bullock (Gravity) / Judi Dench (Philomena) / Meryl Streep (August: Osage County)

Kazanacak: Cate Blanchett (Blue Jasmine)
Kazanması istenen: Cate Blanchett (Blue Jasmine)


En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu 

Barkhad Abdi (Captain Phillips) / Bradley Cooper (American Hustle) / Michael Fassbender (12 Years a Slave) / Jonah Hill (The Wolf of Wall Street) / Jared Leto (Dallas Buyers Club)

Kazanacak: Jared Leto (Dallas Buyers Club)
Kazanması istenen: Jared Leto (Dallas Buyers Club)


En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Sally Hawkins (Blue Jasmine) / Jennifer Lawrence (American Hustle) / Lupita Nyong’o (12 Years a Slave) / Julia Roberts (August: Osage County) / June Squibb (Nebraska)

Kazanacak: Lupita Nyong’o (12 Years a Slave) 
Kazanması istenen: Lupita Nyong’o (12 Years a Slave) 


En İyi Özgün Senaryo

American Hustle / Blue Jasmine / Dallas Buyers Club / Her / Nebraska 

Kazanacak: Her 
Kazanması istenen: Her


En İyi Uyarlama Senaryo

Before Midnight / Captain Phillips / Philomena / 12 Years a Slave / The Wolf of Wall Street 

Kazanacak: 12 Years a Slave
Kazanması istenen: Before Midnight


En İyi Kurgu

American Hustle / Captain Phillips / Dallas Buyers Club / Gravity / 12 Years a Slave

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity


En İyi Görüntü Yönetimi

The Grandmaster / Gravity / Inside Llewyn Davis / Nebraska / Prisoners

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity


En İyi Yabancı Film

The Broken Circle Breakdown (Belçika) / The Great Beauty (İtalya) / The Hunt (Danimarka) / The Missing Picture (Kamboçya) / Omar (Filistin)

Kazanacak: The Great Beauty
Kazanması istenen: The Great Beauty


En İyi Animasyon

The Croods / Despicable Me 2 / Ernest & Celestine / Frozen / The Wind Rises 

Kazanacak: Frozen
Kazanması istenen: The Wind Rises


En İyi Belgesel

The Act of Killing / Cutie and the Boxer / Dirty Wars / The Square / 20 Feet from Stardom

Kazanacak: The Square
Kazanması istenen:    - 


En İyi Prodüksiyon Tasarımı

American Hustle / Gravity / The Great Gatsby / Her / 12 Years a Slave

Kazanacak: The Great Gatsby
Kazanması istenen:    Her

En İyi Kostüm Tasarımı

American Hustle / The Grandmaster / The Great Gatsby / The Invisible Woman / 12 Years a Slave

Kazanacak: The Great Gatsby
Kazanması istenen: American Hustle

En İyi Makyaj

Dallas Buyers Club / Jackass Presents: Bad Grandpa / The Lone Ranger

Kazanacak: Dallas Buyers Club
Kazanması istenen: Dallas Buyers Club

En İyi Görsel Efekt 

Gravity / The Hobbit: The Desolation of Smaug / Iron Man 3 / The Lone Ranger / Star Trek Into Darkness

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity

En İyi Özgün Müzik

The Book Thief / Gravity / Her / Philomena / Saving Mr. Banks

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity

En İyi Özgün Şarkı

“Happy” (Despicable Me 2) / “Let It Go” (Frozen) / “The Moon Song” (Her) / “Ordinary Love” (Mandela: Long Walk to Freedom)

Kazanacak: "Let it Go" (Frozen)
Kazanması istenen: "The Moon Song" (Her)

En İyi Ses Kurgusu

All Is Lost / Captain Phillips / Gravity / The Hobbit: The Desolation of Smaug / Lone Survivor

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity

En İyi Ses Miksajı

Captain Phillips / Gravity / The Hobbit: The Desolation of Smaug / Inside Llewyn Davis / Lone Survivor

Kazanacak: Gravity
Kazanması istenen: Gravity

12.01.2014

Golden Globe Tahminleri



Yeni yılla beraber hem arka arkaya nefis filmlerin vizyona girdiğine tanık olacağız, hem de önce Altın Küre, ardından Oscar heyecanını yaşayacağız. Pek tabii, her ikisi için de yıllardan beri hayli eleştiri mevcut ancak şimdilik Akademi'nin ya da Altın Küre'nin seçimlerinde yaptığı kimi ayrımcılık ya da iyi kampanya yapan, kendileriyle arası iyi olana tanınan öncelik gibi kapitalist argümanları bir kenara koyup işin eğlencesine odaklanalım ve tahminlerimizi yapalım. 

Şu noktada belirtmek isterim ki, aday filmlerin yalnızca bir-iki tanesini izlemedim. Onlarla ilgili yorumları da güvendiğim isimlerden ve bloglardan aldım. Tahminleri yaparken, hem "kazanması beklenen", hem de naçizane kazanmasını istediğim yönünde iki değerlendirmem olacak. Bunun sebebi, kazanacağı tahmin edilen filmin hak edip hak etmediğine dair kişisel görüşümü ekleme ihtiyacı hissetmekten başka bir şey değil. Anlayışla karşılayacağınızı düşünüyorum.

Geçelim kategorilere:

En İyi Film: Drama
12 Years a Slave / Captain Phillips / Gravity / Philomena / Rush

Kazanması beklenen: 12 Years a Slave
Kazanması istenen:    12 Years a Slave 

En İyi Film: Komedi/Müzikal
American Hustle / Her / Inside Llewyn Davis / Nebraska / The Wolf of Wall Street

Kazanması beklenen: American Hustle
Kazanması istenen:    Her

En İyi Yönetmen
Alfonso Cuaron / Paul Greengrass / Steve McQueen / Alexander Payne / David O. Russell

Kazanması beklenen: Alfonso Cuaron
Kazanması istenen:    Alfonso Cuaron

En İyi Erkek  Oyuncu (Drama)
Chiwetel Ejiofor / Idris Elba / Tom Hanks / Matthew McConaughey / Robert Redford

Kazanması beklenen: Chiwetel Ejiofor
Kazanması istenen:    Chiwetel Ejiofor

En İyi Kadın Oyuncu (Drama)
Cate Blanchett / Sandra Bullock / Judi Dench / Emma Thompson / Kate Winslet

Kazanması beklenen: Cate Blanchett
Kazanması istenen:    Cate Blanchett

En İyi Erkek Oyuncu (Komedi/Müzikal)
Christian Bale / Bruce Dern / Leonardo DiCaprio / Oscar Isaac / Joaquin Phoenix

Kazanması beklenen: Leonardo DiCaprio
Kazanması istenen:    Joaquin Phoenix

En İyi Kadın Oyuncu (Komedi/Müzikal)
Amy Adams / Julie Delpy / Greta Gerwig / Julia Louis-Dreyfus / Meryl Streep

Kazanması beklenen: Amy Adams
Kazanması istenen:    Amy Adams

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu 
Barkhad Abdi / Daniel Brühl / Bradley Cooper / Michael Fassbender / Jared Leto

Kazanması beklenen: Jared Leto
Kazanması istenen:    Jared Leto

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu 
Sally Hawkins / Jennifer Lawrence / Lupita Nyong’o / Julia Roberts / June Squibb

Kazanması beklenen: Lupita Nyong'o
Kazanması istenen:    Lupita Nyong'o

En İyi Senaryo
12 Years a Slave / American Hustle / Her / Philomena / Nebraska

Kazanması beklenen: Her
Kazanması istenen:    Her

En İyi Müzik
12 Years a Slave / All Is Lost / The Book Thief / Gravity / Mandela: Long Walk to Freedom

Kazanması beklenen: 12 Years a Slave
Kazanması istenen:    Gravity

En İyi Özgün Şarkı
Atlas / Let It Go / Ordinary Love / Please Mr. Kennedy / Sweeter Than Fiction


Kazanması beklenen: Please Mr. Kennedy
Kazanması istenen:    Ordinary Love

En İyi Yabancı Film
Blue Is the Warmest Color / The Great Beauty / The Hunt / The Past / The Wind Rises

Kazanması beklenen: Blue is the Warmest Color
Kazanması istenen:    Blue is the Warmest Color

En İyi Animasyon
The Croods / Despicable Me 2 / Frozen

Kazanması beklenen: Frozen
Kazanması istenen: Frozen